Bu cuma günü şirketin eğitimine gittim. Eğitim bir oteldeydi. Eğitim salonunda öndeki kırmızı koltukların tümü bomboş olmasına rağmen, içeri giren salonda şöyle bir göz gezdirdikten sonra, ön tarafı es geçip arkalara yöneliyordu. Bunu gözlemleyen eğitmen bir süre sonra dayanamadı ve:
“Öndeki koltuklar bomboş olmasına rağmen neden hiç kimse oturmuyor?” dedi. Ben de dayanamadım ve eğitmene şöyle cevap verdim:
“Hocam, öndeki kırmızı sıra protokole ayrılmamış mıydı?”
Hoca gülümsedi ve “Evet, onlar Genel Müdürlük çalışanları için ayrılmış, ama hepiniz Genel Müdürlük’te çalıştığınıza göre, oturabilirsiniz:)
Bizde bir organizasyon, konser, konferans vb hazırlanıldığında hep en öndeki koltuklar protokol için ayrılır.Vali, kaymakam, profesör, muhtar, bakan, zengin, ünlü… Hep başköşeye oturtulur. Bu durumu bilen ‘sıradan’ katılımcı ya da izleyici kimsenin yerine göz dikmemek için sorgulamadan arkalara oturmayı tercih eder. Eh tabi bunda bir de, “Bana dokunmayan yılan bin yaşasın”cılığın da etkisi yok değil! Göze batmamak ve anlatılacak konu kişiyi açmayacak olursa, rahat rahat dinlememek için gözden ırak yerleri tercih edenlerin sayısı da azımsanmayacak kadar fazladır…
Figen Karaaslan/27.4.2007 Cuma
29 Nisan 2007 Pazar
28 Nisan 2007 Cumartesi
Hayata değince nağmesi değişen şarkılar
...
Yalanlar istiyorsan,
Yalanlar söyleyeyim
İncinirsin.
Yine de sen bilirsin?
Ferudun Düzağaç
............................................
...
Yalanlar söylemek istiyorsan
Yalanlar söyleyebilirsin
İncinirim!...
Yine de sen bilirsin?
Sana söyleme demiyeceğim!
Figen Karaaslan
Yalanlar istiyorsan,
Yalanlar söyleyeyim
İncinirsin.
Yine de sen bilirsin?
Ferudun Düzağaç
............................................
...
Yalanlar söylemek istiyorsan
Yalanlar söyleyebilirsin
İncinirim!...
Yine de sen bilirsin?
Sana söyleme demiyeceğim!
Figen Karaaslan
26 Nisan 2007 Perşembe
Aşk özgürleştirir miydi?

Sevda kuşun kanadındaydı benim için.
Kuşun kanadı, uçmaya çalışırken kırıldı.
Zaman, yaralarını sarar sanmıştım,
Kalmamış gücüm...
Oysa ben aşk uçurur diye bilirdim.
Uçmaksa en büyük özgürlüktür sanırdım.
Meğer her şeyin bittiği yerde sen başlıyormuşsun?
Seni içimde var edebilmem için her şeyi bitirmem,
Her şeyi yeniden başlatmak için de seni içimden silmeliymişim.
Her şeyi kavradığımı sandığım noktada,
Aslında hiçbir şeyi bilmediğimi anladım!
Anladım, insan kafası karıştığı sürece âşık kalıyormuş.
Aşkın panzehiri netlikmiş.
O yüzden durgun sularda aşkla yüzülemezmiş.
Aşk, bir bardak suda bile fırtınalar kopartırmış...
Figen Karaaslan
8.2.2007/İstanbul
Kuşun kanadı, uçmaya çalışırken kırıldı.
Zaman, yaralarını sarar sanmıştım,
Kalmamış gücüm...
Oysa ben aşk uçurur diye bilirdim.
Uçmaksa en büyük özgürlüktür sanırdım.
Meğer her şeyin bittiği yerde sen başlıyormuşsun?
Seni içimde var edebilmem için her şeyi bitirmem,
Her şeyi yeniden başlatmak için de seni içimden silmeliymişim.
Her şeyi kavradığımı sandığım noktada,
Aslında hiçbir şeyi bilmediğimi anladım!
Anladım, insan kafası karıştığı sürece âşık kalıyormuş.
Aşkın panzehiri netlikmiş.
O yüzden durgun sularda aşkla yüzülemezmiş.
Aşk, bir bardak suda bile fırtınalar kopartırmış...
Figen Karaaslan
8.2.2007/İstanbul
24 Nisan 2007 Salı
Seyrüsefer

Kararsız yolculara ithafen...
Gitmek mi zordur yoksa kalmak mı?
Yoldan vazgeçenin,
Gitmeyenin aklı, yolda kalmaz mı?
Uzun zamandır seyrüseferdeyim. Artık dur- kalk, dur-kalk yapmaktan yoruldum. Ben gaza basmak istiyorum. Yolculuğun ne kadar süreceğini düşünmüyorum. Duraklamadan, hız kesmeden gitmek istiyorum sadece. Varış noktamın sonuyla ilgili de bir beklentim yok. İyi ya da kötü... benim için asıl olan, seninle birlikte yaptığım yolculuğun kendisiydi.
Ben son sürat gitmek istiyorum! Düşünülen planların, kötü olasılıkların ya da temkinli yaklaşımların hızımı yavaşlatmasına izin vermeden; gitmek... Ama sen, düşüne düşüne arkamdan gelene kadar ben çoktan yolu almış, gitmiş olacağım sanırım?
Uçmak çok keyiflidir. Yokuş aşağı kendini bırakıp koşmak da... Ama ikisinde de her zaman düşme riskin vardır. Belki de bu risktir aslında bu duyguları daha heyecanlı hale getiren...
Hep, ‘ya düşersem’ mi diyeceksin? Bu zevkten mahrum mu kalacaksın yoksa bu keyfi yaşayacak mısın? Sonunda düşme ihtimalin olsa da, sence buna değmez mi, yaşarken hissedeceklerin? Hem düşsen; düşşem ne olacak ki? Belki biraz sızlayacak ama sonra acın hafifleyecek, an gelecek yine unutacaksın. Daha önceden unuttuğun gibi... Ama uçarken ya da yokuş aşağı koşarken hissettiğin keyfi hiç unutmayacaksın.
Figen Karaaslan
30.06.2006 /İstanbul
Gitmek mi zordur yoksa kalmak mı?
Yoldan vazgeçenin,
Gitmeyenin aklı, yolda kalmaz mı?
Uzun zamandır seyrüseferdeyim. Artık dur- kalk, dur-kalk yapmaktan yoruldum. Ben gaza basmak istiyorum. Yolculuğun ne kadar süreceğini düşünmüyorum. Duraklamadan, hız kesmeden gitmek istiyorum sadece. Varış noktamın sonuyla ilgili de bir beklentim yok. İyi ya da kötü... benim için asıl olan, seninle birlikte yaptığım yolculuğun kendisiydi.
Ben son sürat gitmek istiyorum! Düşünülen planların, kötü olasılıkların ya da temkinli yaklaşımların hızımı yavaşlatmasına izin vermeden; gitmek... Ama sen, düşüne düşüne arkamdan gelene kadar ben çoktan yolu almış, gitmiş olacağım sanırım?
Uçmak çok keyiflidir. Yokuş aşağı kendini bırakıp koşmak da... Ama ikisinde de her zaman düşme riskin vardır. Belki de bu risktir aslında bu duyguları daha heyecanlı hale getiren...
Hep, ‘ya düşersem’ mi diyeceksin? Bu zevkten mahrum mu kalacaksın yoksa bu keyfi yaşayacak mısın? Sonunda düşme ihtimalin olsa da, sence buna değmez mi, yaşarken hissedeceklerin? Hem düşsen; düşşem ne olacak ki? Belki biraz sızlayacak ama sonra acın hafifleyecek, an gelecek yine unutacaksın. Daha önceden unuttuğun gibi... Ama uçarken ya da yokuş aşağı koşarken hissettiğin keyfi hiç unutmayacaksın.
Figen Karaaslan
30.06.2006 /İstanbul
23 Nisan 2007 Pazartesi
Yalnız Park

Koca parkta yalnızlığımla yürüyorum, kimsecikler yok etrafta. Bir tek hafızamın derinliklerindeki anılar eşlik ediyor bana. Onlar da uzaktan koşup geldiler, yalnızlığıma…
Bir ara elim telefona uzanıyor; seni aramak, yol boyu seninle yürümek için. Sonra içimdeki tereddütler galip geliyor ve bu fikrimden vazgeçiyorum.
Koskoca parkta ne gülen çocuklar var; şen gönüllü, umarsız… Ne oynaşan kediler, köpekler var etrafımda. Çocuksuz salıncaklar, kaydıraklar var parkta ve manasızca duruyorlar öylece boşlukta.
Kilometre kareye düşen yalnızlığımı hesaplıyorum anlamsızca. Yalnızlığı damarlarımda hissediyorum o anda adeta. Bir tek ses var etrafta. O da soğuk betona vuran adımlarım. Kaldırımın soğuğuyla ağırlaşan bu sesler, adeta kalbime işliyor her adımımda.
Bu soğuk yalnızlığın içindeki tek tesellim; az da olsa, ışıyan güneşin içimde yarattığı sıcaklık hissi… Yürürken bir salıncağa takılıyor gözlerim, yavaş yavaş ve yorgunca salınan. Salıncakta, terkedilmişliğin yeni izleri var. Anlamını yitirmiş, sıradanlaşmış, eksik bir salıncak gibi şu anki boşluğuyla. Yavaşça salınan bu salıncağa bakarak “bir çocuğun izi” diye düşünüyorum. Yalnızlığın son hali var sanki salıncakta. “Ben buradayım” dercesine hala sallanan, varlığını göstermek istercesine direnen ve bekleyen bir salıncak…
Bunları düşünüp, yürürken; parkı mahalleyle buluşturan kapının eşiğinden geçiyorum. Ve başka bir dünyaya geçmişcesine, düşüncelerim de sıradanlaşıyor.
Yoldan geçen arabalarla, kaldırımda yürüyen yayalarla ve boşluğa çarpıp etrafa yayılan seslerle, yalnızlığım da son buluyor. Ben de, bu hareketli dünyaya ayak uyduruyorum. Ne anılar kalıyor aklımda, ne yalnızlık düşünceleri, ne çocuklar, ne salıncaklar…
Gündelik hayatın sıradan düşüncelerine “merhaba” deyip, kendimi bu düşüncelere teslim ediyorum o anda.
Figen Karaaslan
27.04.2000 – Kıbrıs / Lefkoşa
Kumsal Park
Bir ara elim telefona uzanıyor; seni aramak, yol boyu seninle yürümek için. Sonra içimdeki tereddütler galip geliyor ve bu fikrimden vazgeçiyorum.
Koskoca parkta ne gülen çocuklar var; şen gönüllü, umarsız… Ne oynaşan kediler, köpekler var etrafımda. Çocuksuz salıncaklar, kaydıraklar var parkta ve manasızca duruyorlar öylece boşlukta.
Kilometre kareye düşen yalnızlığımı hesaplıyorum anlamsızca. Yalnızlığı damarlarımda hissediyorum o anda adeta. Bir tek ses var etrafta. O da soğuk betona vuran adımlarım. Kaldırımın soğuğuyla ağırlaşan bu sesler, adeta kalbime işliyor her adımımda.
Bu soğuk yalnızlığın içindeki tek tesellim; az da olsa, ışıyan güneşin içimde yarattığı sıcaklık hissi… Yürürken bir salıncağa takılıyor gözlerim, yavaş yavaş ve yorgunca salınan. Salıncakta, terkedilmişliğin yeni izleri var. Anlamını yitirmiş, sıradanlaşmış, eksik bir salıncak gibi şu anki boşluğuyla. Yavaşça salınan bu salıncağa bakarak “bir çocuğun izi” diye düşünüyorum. Yalnızlığın son hali var sanki salıncakta. “Ben buradayım” dercesine hala sallanan, varlığını göstermek istercesine direnen ve bekleyen bir salıncak…
Bunları düşünüp, yürürken; parkı mahalleyle buluşturan kapının eşiğinden geçiyorum. Ve başka bir dünyaya geçmişcesine, düşüncelerim de sıradanlaşıyor.
Yoldan geçen arabalarla, kaldırımda yürüyen yayalarla ve boşluğa çarpıp etrafa yayılan seslerle, yalnızlığım da son buluyor. Ben de, bu hareketli dünyaya ayak uyduruyorum. Ne anılar kalıyor aklımda, ne yalnızlık düşünceleri, ne çocuklar, ne salıncaklar…
Gündelik hayatın sıradan düşüncelerine “merhaba” deyip, kendimi bu düşüncelere teslim ediyorum o anda.
Figen Karaaslan
27.04.2000 – Kıbrıs / Lefkoşa
Kumsal Park
22 Nisan 2007 Pazar
Kadın olmak...

Kadın olmak delilikti bu dünyada!
Dün şımarıklık kaplamışken içimi,
Bugün hüzünlere boğulmuşum gırtlağıma kadar.
Yaşam en koyu hüzünlerini ekmiş içime,
Işıyan günle birlikte...
Bugün hüzünlere boğulmuşum gırtlağıma kadar.
Yaşam en koyu hüzünlerini ekmiş içime,
Işıyan günle birlikte...
............................................................................................................
Figen Karaaslan
Figen Karaaslan
28 Mart 2006/ İstanbul
Gözlerin ay ışığı rengi

Gözlerin ay ışı rengi,
Bakışların bulutlu
Sen baktıkça bana
Ay ışığı doluyor gözlerime.
Bir seni bekliyorum,
Bir de geceyi.
Pencerelerimden sızıyorsun odama
Perdelerimi hiç kapatmıyorum sana
Işıkları söndürdüm
Yine seni bekliyorum
Işığına bulaşmış denizlerde
Yıkanıyorum geceleri
Yakomozlarla kurulanıyorum
Ve yansıttığın sevginin ışığıyla,
Adeta parlıyorum.
Gündüzlere küstüm,
Gözümü kapatıyorum gün ışığına
Ve seni düşünüyorum.
Senin ışığınla dünyayı unutup
Kör oluyorum adeta!
Bakışların bulutlu
Sen baktıkça bana
Ay ışığı doluyor gözlerime.
Bir seni bekliyorum,
Bir de geceyi.
Pencerelerimden sızıyorsun odama
Perdelerimi hiç kapatmıyorum sana
Işıkları söndürdüm
Yine seni bekliyorum
Işığına bulaşmış denizlerde
Yıkanıyorum geceleri
Yakomozlarla kurulanıyorum
Ve yansıttığın sevginin ışığıyla,
Adeta parlıyorum.
Gündüzlere küstüm,
Gözümü kapatıyorum gün ışığına
Ve seni düşünüyorum.
Senin ışığınla dünyayı unutup
Kör oluyorum adeta!
Ehlileştirilemeyen vahşi yürekler

Aşkta, elde avuçta tutulmayacak tipleri evcilleştirmeye çalışıyordum. Aşk kolay olmamalıydı, aşk hafife alınmamalıydı. Aşk için uğraşmalıydı insan, çaba sarf etmeliydi…
Aşk hırsızlarını, uçarıları aşka bağlamak istiyordum. Benim için sevda bir meydan savaşıydı. Aşk bir oyun demezler miydi zaten? Kazanırsam, sen olacaktın en büyük kazancım. Güzel hatıralar ise yaşam boyu sürecek ödülüm olacaktı…
Hissettiğim duyguların %70’i sana dairdi. Geri kalanı ise hissetmek istediklerimdi hep.
Ehlileştirilemeyen vahşi yüreklerdi beni çağıran.Vahşi atlar gibi doğada bir başına özgürce koşan, uzaktan baktığında zor olmasının albenisiyle 'senin olması' için büyük istek uyandıran... Özgürlüklerinin ayak seslerini yüreğimde duyuyordum, tüm benliğimi sarsan. Olağan bir duygu olmamalıydı aşk zaten, sarsmalıydı. Elinle koymuş gibi bulmamalıydın. Zor aşklar, hatta imkânsız aşklardı insanların yüreğinde silinmez izler bırakan...
Bildiklerimin, tanıdıklarımın, ötesinde bana kendimi bile unutturacak insanlar için “yapmam” dediklerimi yapıyordum. 'Yapmam' dediklerimi yaptıkça, bunları nasıl yaptığıma şaşırır buluyordum kendimi. Aynı zamanda tuhaf bir şekilde daha çoğunu yapmak için içimde arsız bir istek bitiyordu.
Ehlileştiremediğim kalbim, ancak bir benzerine kayıtsız kalamazdı!
Aşk hırsızlarını, uçarıları aşka bağlamak istiyordum. Benim için sevda bir meydan savaşıydı. Aşk bir oyun demezler miydi zaten? Kazanırsam, sen olacaktın en büyük kazancım. Güzel hatıralar ise yaşam boyu sürecek ödülüm olacaktı…
Hissettiğim duyguların %70’i sana dairdi. Geri kalanı ise hissetmek istediklerimdi hep.
Ehlileştirilemeyen vahşi yüreklerdi beni çağıran.Vahşi atlar gibi doğada bir başına özgürce koşan, uzaktan baktığında zor olmasının albenisiyle 'senin olması' için büyük istek uyandıran... Özgürlüklerinin ayak seslerini yüreğimde duyuyordum, tüm benliğimi sarsan. Olağan bir duygu olmamalıydı aşk zaten, sarsmalıydı. Elinle koymuş gibi bulmamalıydın. Zor aşklar, hatta imkânsız aşklardı insanların yüreğinde silinmez izler bırakan...
Bildiklerimin, tanıdıklarımın, ötesinde bana kendimi bile unutturacak insanlar için “yapmam” dediklerimi yapıyordum. 'Yapmam' dediklerimi yaptıkça, bunları nasıl yaptığıma şaşırır buluyordum kendimi. Aynı zamanda tuhaf bir şekilde daha çoğunu yapmak için içimde arsız bir istek bitiyordu.
Ehlileştiremediğim kalbim, ancak bir benzerine kayıtsız kalamazdı!
Kaydol:
Yorumlar (Atom)