4 Kasım 2009 Çarşamba

Burçların Tanrısal Serüveni



Astrolojide, her burcun belli başlı karakteristik özellikler taşıdığı kabul edilmektedir. Koçlar’ın biraz bencil olduğu söylenir. İkizler’in havai, Balıklar’ın duygusal ve Akrepler’in kinci olduğu söylenir. Bunlar söylenir söylenmesine de, neden böyle olduklarına da çok fazla açıklık getirilmez. Burada, bildiğimiz özelliklerinin dışında; neden bazı özelliklere sahip olduklarına dair, burçlara farklı- hatta biraz ütopik sayılabilecek- bir bakışla bakacağız...

Figen Karaaslan

Tanrı bir sabah oniki çocuğunun önünde durdu ve her birine yaşamın
tohumlarını ekti. Çocuklar kendilerine verilen armağanı almak için birer
birer öne çıktılar.


Koç:
“Sana ilk tohumu ekme onurunu veriyorum. Ektiğin her bir tohuma
karşılık elinde bir milyon tohum bulacaksın fakat onların büyümelerini
görecek vaktin olmayacak. İnsanların aklına BEN'i yerleştirecek ilk kişi
sen olacaksın fakat bu düşünceyi geliştirmek ya da bunun hakkında soru sormak
senin görevin olmayacak. Yaşamının sebebi eylemdir ve bu eylem insanlara
’BENİM YARATICILIĞIMI’ haber verecektir. İyi çalışabilmen için sana “KENDİNİ BEĞENME”
özelliğini veriyorum." Ve Koç sessizce yerine çekildi.

Boğa: “Sana tohumu madde haline getirme gücünü veriyorum.
Başlanmış olan bütün işleri senin bitirmen gerektiği için görevin,
çok sabır istemektedir. Aksi halde tohumlar, rüzgarda savrulup kaybolacaktır.
Yapmanı istediğim bu görev için soru sormayacak, işin ortasında düşünceni değiştirmeyecek
ve başkalarından destek beklemeyeceksin. Bunun için sana “GÜÇLÜLÜĞÜ” veriyorum.
Onu akıllıca kullan.” Ve Boğa yerine çekildi.

İkizler: “Sana insanların çevrelerinde gördükleri şeyi anlamalarını sağlayabilmen
için cevapsız sorular veriyorum. İnsanların neden konuşup neden dinlediklerini hiçbir zaman bilmeyeceksin fakat cevap bulmak için yapacağın araştırmalarda, sana armağan olarak “BİLGİ”yi veriyorum.” Ve İkizler yerine çekildi.

Yengeç: “Sana insanlara duyguyu öğretme görevini veriyorum. Bütün duyguyu
yaşayarak öğrenmeleri ve olgunluğa ulaşmaları için onları hem ağlatıp hem
güldüreceksin. Sana olgunluğu hızla arttıracak olan “AİLE” armağanını
veriyorum." Ve Yengeç yerine çekildi.

Aslan: “Sana “YARATICILIĞIMIN” tüm görkemini dünyaya gösterme görevini
veriyorum. Ancak azametinde dikkatli olmalı ve bu yaratıcılığın senin
değil, benim olduğunu daima hatırlamalısın. Eğer bunu unutursan, insanlar
seni küçük göreceklerdir. Bu görevi iyi bir şekilde yerine getirirsen
büyük haz duyacaksın. Bunun için sana armağanım “ONUR” dur." Ve Aslan
yerine çekildi.

Başak: “Senden insanların “BENİM YARATTIKLARIMLA” neler yaptıklarını sınamanı
istiyorum. Onların ne yaptıklarını dikkatlice inceleyip kusurlarını
hatırlatacaksın ve böylece benim yarattıklarımı iyice öğrenmelerini
sağlayacaksın. Sana bunu yapabilmen için “SAF DÜŞÜNCE”yi armağan ediyorum."
Ve Başak yerine çekildi.

Terazi: “Sana insanların birbirlerine karşı olan görevlerini
hatırlayabilmeleri için hizmet erdemini veriyorum. Böylece insanlar
işbirliğini öğrenecek ve kendi davranışlarının diğer yönlerini de yansıtma
yeteneğini edineceklerdir. Uyumsuzluk olan yere seni
yerleştireceğim ve bu gayretlerin için sana armağanım “SEVGİ”dir."
Ve Terazi yerine çekildi.

Akrep: “Sana çok güç bir görev veriyorum. İnsanlara düşündüklerini anlama
yeteneği verdiğim halde, senin anladıklarını söylemene izin vermeyeceğim. Birçok
kez gördüklerinle acı çekecek ve bu acıyla BEN’den uzaklaşacaksın. Bu
acının BEN’den değil, benim yanlış anlaşılmış olmamdan doğduğunu
unutacaksın. Birçok insanı ‘hayvan’ gibi görecek ve onların hayvansal
içgüdüleriyle öylesine uğraşacaksın ki yolunu şaşıracaksın fakat sonunda
yine ‘BANA’ döneceksin. Akrep, sana en üstün armağanım olan “AMAÇ”ı
veriyorum.” Ve Akrep yerine çekildi.

Yay: “Senden, BENİ yanlış anlayıp çaresizliğe düştüklerinde insanları
güldürmeni istiyorum. Güldürürken insanlara umut verecek ve bu umutla
insanların gözlerini BANA çevirmelerini sağlayacaksın. Birçok kişinin
yaşamına yalnızca bir an için girecek ve girdiğin her yaşantıdaki
huzursuzluğu tanıyacaksın. Sana Yay, karanlıktaki her köşeye erişip
aydınlatabilmen için “SONSUZ BEREKET” veriyorum.” Ve Yay yerine çekildi.

Oğlak: “Senden, insanlara çalışmayı öğretmen için ‘alınterini’
istiyorum. Tüm insanların yükünü omuzlarında taşıyacağın için bu görev hiç
de kolay değildir. Ama bu boyunduruğun yükü için senin ellerine, insanlığın
”SORUMLULUĞU”nu koyuyorum.” Ve Oğlak yerine çekildi.

Kova: “Sana insanların tüm olanakları görebilmeleri için ‘gelecek’
kavramını veriyorum. BENİM sevgimi kişileştirmen için yalnızlık acısını
çok duyacaksın. İnsanların gözlerini, yeni olanaklara çevirebilmeleri için
sana “ÖZGÜRLÜĞÜ” armağan ediyorum.” Ve Kova yerine çekildi.

Balık: “Sana hepsinden daha güç bir görev veriyorum. Senden
insanların üzüntülerini toplayıp BANA geri getirmeni istiyorum. Senin
gözyaşların, sonunda benim gözyaşlarım olacak. Senin topladığın üzüntüler,
insanların BENİ yanlış anlamalarından doğmuş üzüntülerdir. Fakat senin
onlara vereceğin şefkatle onlar yeniden ‘BENİ’ anlamaya çalışacaklardır. Bu
güç görev için sana en büyük armağanım “ANLAYIŞ”ı veriyorum.
Sen, oniki çocuğum arasında BENİ tek anlayan olacaksın, fakat bu
ANLAYIŞ yalnız senin içindir, sen onu insanlara anlatmak istediğinde onlar seni
dinlemeyeceklerdir.” Ve Balık yerine çekildi.


Martin Schulman

30 Ekim 2009 Cuma

Cadılar Bayramı



31 Ekim geliyor. Bu tarihin yaklaşmasıyla birlikte birçok yerde görüyor ve duyuyoruz Cadılar Bayramı’nı. Cadılar Bayramı kutlanıyor da, bu insanlar ne akla hizmet kabakları oylum oylum oyuyor, içini de doldurmayıp; aksine boşaltarak, gülen yüz şeklinde kesiyor ve içlerine mumlar koyuyor?

Kimimiz de kendi kendimize soruyoruz, Cadılar Bayramı’nı kim kutlar, cadılar mı? Bu insanların işi gücü yok mu da, elin cadılarının bayramını kutluyor, bir de mutlu oluyor ve eğleniyor?

Cadılar Bayramı hakkında tam olarak ne biliyoruz, ya da bildiklerimiz ne kadar doğru acaba? Benim bildiklerim de daha çok kulaktan dolma bilgiler şeklindeydi ama bunun yeterli olmadığını düşünerek, bu gelenekle ilgili küçük bir araştırma yaptım.

Figen Karaaslan

Cadılar Bayramının kökeni aslen Samhain olarak bilinen kadim Kelt Festivalidir. Samhain Festivali hasat mevsiminin bitişini kutlamak amaçlı gerçekleştirilir. Geleneksel olarak festival, Paganlar tarafından kışlık malzemelerin ve malların hazırlanması için yapılırdı.

Eski Galler’de şimdi Cadılar Bayramı olarak bilinen -31 Ekim’in- yaşayanların ve ölülerin dünyası arasında bir bağ yarattığına inanırlardı. Ölüler kötü niyetli ve tehlikeli olarak kabul edilir; yaşanılan sorunlardan, hastalıklardan ve kötü hasattan onlar sorumlu tutulurdu. Festivalde ateşler yakılır, genellikle kış için öldürülen hayvanların kemikleri bu ateşlerde yakılırdı. Şeytani ruhları taklit edebilmek içinse maskeler ve kostümler giyilirdi.

Bu gelenek Amerika’ya 1840′larda İrlandalı göçmenlerle birlikte geldi. M.Ö 5.YY’da İrlanda’nın Celtic bölgesinde, yaz mevsiminin sonu olarak 31 Ekim kabul edilirdi.

İnanışa göre, o sene içinde ölen insanların vücutsuz kalan ruhları, 31 Ekim gecesi kendilerine yeni bir vücut aramak üzere geri gelirlerdi. Hiç kimse bedenini bu ruhlara kaptırmak istemediği için tüm köylüler o gece evlerini ruhları korkutup kaçırtacak şekilde düzenlerdi. Bunun için de, dışarıya mumlar koyarak, hayalet ya da ürkütücü yaratık kostümleri giyerek ruhları korkutup kaçırmaya çalışırlardı. Daha sonraki çağlarda ruhların gezinmesi yönündeki inancın zayıflamasıyla Halloween için kostüm giymek bir çeşit geleneksel kutlama halini aldı.

Benzer başka bir efsaneye göre ise 31 Ekim gecesi, yeryüzüne inen ruhlar insan kılığına girip yiyecek istemek amacıyla ev ev gezerlerdi. Ruhlar, yiyecek vermeyi kabul eden ev sahiplerine o sene boyunca iyi davranır, red edenlere ise sene boyunca oyunlar oynarlardı. Zamanla bu inanış çocuklar için 31 Ekim gecesi kostümler giyip ev ev dolaşarak şeker isteme adetine dönüştü.

Her yıl 31 Ekim’de birbirinden ürkütücü, ilginç kostüm ve dekorlarla kutlanan ‘Cadılar Bayramı’na Amerikalı çocuklar kadar yetişkinler de ilgi gösteriyor.Halloween gelmeden önce neredeyse tüm marketlerde ilginç ve ürkütücü kostümler satışa çıkarılıyor. Halloween gecesinde evlerde ve dışarıdaki mekanlarda özel partiler düzenleniyor.

Amerika ve Avrupa’da olduğu kadar son yıllarda ülkemizde de Cadılar Bayramı’na olan ilgi artmaya başlamıştır. Türkiye’deki insanlar için Cadılar Bayramı diğer ülkelerdeki inanışların aksine kostümlü, eğlenceli bir kıyafet balosu şeklinde kutlanmaktadır.

Hallowen Sözlüğü

All Hallows’ Eve: 31 Ekim’de ölülerin ruhlarının yeni bedenler bulmak için Dünya’ya döndüğüne ve ertesi gün bütün bu ruhların dinlendiğine inanılırdı. Azizlerin hatırasına kutlanan ‘Azizler Günü’ (All Saints’ Day) dini açıdan kutsanmış bir gün olduğu için, bir gece öncesi ‘Bütün Kutsanmışların Gecesi’ anlamına gelen ”All Hallows’ Eve” adıyla anılır. Bu isim zamanla ”Halloween” olarak kısalmış. (İngilizce’de ‘eve’ kelimesi ‘evening’ kelimesinin kısaltılmışıdır.)
All Saints’ Day: Katolik Kilisesi tarafından azizlerin anısına kutlanan ‘Azizler Günü’dür.

B-Movie: Halloween gecesinde yapılan etkinliklerden biri de insanların evlerde toplanarak korku filmleri izlemeleridir. Film yapımcılığının altın çağında filmler A ve B olmak üzere iki gruba ayrılırdı. Yüksek bütçeli, yıldızların oynadığı filmlere “A-Movie”; dar bütçeli, ünlü olmayan oyuncuların oynadığı filmlere “B-Movie” denirdi. B- Movie klasmanına giren filmleri Bad Movies’in kısaltılmışı olarak ta düşünebilirsiniz. Halloween gecesinde izlenen korku filmleri de ucuza mal edilen B grubu sınıfına giren filmlerdendir.

Boo: İnsanları korkutmak için kullanılan ünlemlerden biridir. Halloween gecesi evlere şeker almaya gelen çocuklar bazen kapıyı açan ev sakinlerini böyle korkuturlar.

Dia de Muertos: Meksika’ya özgü ‘Ölüleri Anma Günü’dür (Day of the Dead). Kasım ayının 1′i ve 2’si olmak üzere, iki gün olarak düzenlenir. 1 Kasım’da ölen çocuklar, 2 Kasım’da ise ölmüş yetişkinler anılır. İki hafta öncesinden başlayarak bütün Meksika’daki dükkanlar vitrinlerini iskelet şeklinde, bazıları öğrenci veya memur gibi giydirilmiş bebeklerle süsler ve birçoğu da bu bebekleri satar.

Ghastly: Ürkütücü veya rahatsız edici şekilde çirkin anlamındadır. Haloween’de giyilen kostümler genelde bu kelimeyle tarif edilir.

Goblins: Halloween efsanesinin parçası olan genellikle yeşil renkli ve küçük çirkin yaratıklardır. Bu yaratıkların resimleri Halloween süslemelerinde kullanılmaktadır.

Jack-O’-Lanterns: Adını Şeytan’ı aldatarak tuzağa düşüren Jack’den alan, içi boşaltıldıktan sonra yüz figürü oyularak içine mum konulan bir çeşit Halloween feneridir. Cadılar Bayramı’nda Şeytan’ı korkutmak için kullanılır:)

Trick-or-Treat: Cadılar Bayramı geleneklerinden biridir. Çocuklar kostümlerini giyip kapı kapı dolaşarak “trick-or-treat” derler. ‘Trick’ kelime olarak birisine oyun oynamaktır. ‘Treat’ ise şeker demektir. Bu sözlerle, çocuklar ev sahibine eğer şeker vermezse kendisine oyun oynayarak cezalandıracaklarını söylemek isterler.

27 Ekim 2009 Salı

Akrep burcunun mitolojik hikayesi


24 Ekim- 23 Kasım zamanı Akrep burcunun dönemini kapsar. Akrep burcunun bu zaman diliminde, bu burçla ilgili farklı bir yazı paylaşmak istedim.

Özellikle, benim gibi Akrep burcu olanlar için bu burcun mitolojik hikayesini paylaşmak istedim sizlerle... İnanıyorumki; bu burcun dışında olan mitolojiseverlerin de, dikkatini çekecektir bu hikaye.

Akrep burcu Orion ve Artemis:

Denizler Tanrısı Poseidon'un oğlu, dev Orion, iyi bir avcı ve aynı zamanda çok yakışıklı bir erkekti. Titan'lardan Theiay'la Hyperion'un kızı, Gün Doğuşu ya da diğer adıyla Şafak Tanrıçası Eos; yakışıklı erkeklere meraklı bir tanrıçaydı. Orion'u gören Eos, onu beraber olmaya çağırır. Bu davete hem çok sevinen, hem de çok böbürlenen Orion; sağda solda bunu anlatıp, kendini övmeye başlayınca Tanrı Apollon kızar ve Toprak Tanrısı olarak da geçen ama aslında tanrı değil, kozmik bir güç olan Gaia'ya, Orion'a dev bir akrep göndererek onu öldürmesini ister.

Yollanan akrepten kaçmaya çalışan Orion denize dalar, bu sırada Orion'u gören ve onun yakışıklılığından etkilenen Artemis, oklarını akrebe yöneltir. Akrebi vurup öldürür ama bu arada Orion'u da vurmuştur. O da Orion anısına, o sırada yükselmekte olan takım yıldızına Orion, diğer tarafta kalan takımyıldızına da Akrep adını verir.

Kimi kaynaklardaysa Orion, Aitolia Kralı Oinopion'un kızı Merope'yi baştan çıkarmaya kalktığı için kör edilmiş, daha sonra da bir takım yıldız haline getirilmiştir. Kendisiyle birleşmek isteyen ama bunu başaramayan Artemis'in kışkırtmasıyla, Orion’u topuğundan sokarak öldüren akrebi de armağan olarak burç yapmıştır. Orion yıldızının Akrep burcundan hep uzaklaşmasının sebebinin bu olduğu söylenir.

15 Nisan 2009 Çarşamba

İki zıt yöne giden yoldur aşk!



Bu yazıyı bir blog sayfasında okudum. Benim hayatımdan tanıdık imgeler bulunduğu için yazıyı, kendi blog sayfama yazmaya karar verdim...


Biri İstanbul’dan, diğeri İzmir’den kalkan iki otobüs dinlenme tesisinde mola verirler. Önce gelen İstanbul otobüsünden, sessiz ve çiğ yağan bir gecenin ortasına iner kadın.

Cam kenarında bir masaya oturur. Sigarasını yakar kahve yanına. Gözüne kirli sokak köpeği ilişir. Kocaman, kahve gözlerinde meraklı bakışını fark eder. Tebessüm eder kendi kendine.

O sırada diğer otobüs girer tesise, köpek oturduğu yerden hiç acele etmeden kalkar. "Burası benim ama hadi gel bakalım" der gibi, kocaman demir yığınına kafa tutar sakinliğiyle... Kapı açılır, insanlar iner tek tek, sokak köpeği ile birlikte seyreder kadın yeni gelenleri.
Birden otobüsün kapısından beyaz gömlekli, uzun boylu bir adam iner. Gözleri karşılaşır, yüzyıl gibi gelen o kısacık anda. Başını önüne eğer kadın, utanmıştır. Kalp atışlarının hızlandığını hisseder. Adam gelip tam karşısındaki masaya oturur. Bir sigara daha yakar kadın, adam da! Yine kaçamak bakışlarda yakalarlar birbirlerini. Küçük bir oyun başlamıştır aralarında, kim kimi bakarken yakalayacak?
Erkek, hoş bir bayan olduğunu geçirir içinden. Kendi otobüsünde olmadığını hatırlar, dönüp dışarıda duran diğer otobüsün tabelasına bakar, acaba nereye gidiyordur kadın? İzmir! Kahretsin der içinden, ters yönlere gittiklerini fark ederek.
İçinden kalkıp kadının masasına gitmek gelir. Bir bahane arar, telaştan aklına bir şey gelmez. Bir müddet daha sürer küçük oyunları. Kadının görmediğini umarak, çakmağını gizlice cebine koyar adam. Artık sohbeti başlatacak bahane hazırdır. "Pardon, ateşiniz var mı?" Tam ayağa kalkmak üzereyken, terminalde ne dediği tam olarak anlaşılmayan anons duyulur. Ancak ikisi de bu anonsun otobüslerin hareketi için yapıldığını biliyordur.
Gitme vakti gelmiştir. Aynı anda ayağa kalkıp, kapıya doğru yürürler. Kaptanlar marşa basmıştır. Sessizliği bölen motor gürültüsü ve yüzlerine vuran rüzgarla bir an duraksarlar. İçi hüzün dolu bir bakış buluşur gözlerinde, son olduğunu bilerek... Gülümseyerek, otobüslerine doğru yürürler. Binmeden, bir defa daha görebilmek için aynı anda dönüp bakarlar geriye. "Ne yapalım?" der gibi, ellerini iki yana açarak durur kapıda genç adam. Tebessüm eder kadın, "kader" diye seslenir. İki otobüs aynı anda ayrı yönlere hareket eder.
Işıkları söndürür muavinler. Geride tek başına kalmıştır, kocaman kahve rengi gözlü köpek. Yolcular uykuya dalar. İzmir-İstanbul arasında iki ayrı yolda, iki kişi gözlerini kapatmadan, karanlığın içinde cama vuran farları seyreder. Birbirlerinden habersiz aynı şeyi düşünürler: Zıt yönlere giden yoldur aşk! Kaderi, geçmişlerini, eski ilişkilerini hatırlayıp, aynı anda bilmeden sonsuzlukta çarpıştırırlar fikirlerini.

Kader bu ya, kim bilir, belki bir gün, bir yerde, yeniden...

-Alıntı-

10 Nisan 2009 Cuma

Özümüzden koptukça




Doğadan, özümüzden kopmuş; yaptığımız büyük binalara hapsetmişiz kendimizi.




Apartmanlarımızda kedilerle, köpeklerle, kafeslere kapattığımız kuşlarla ve küçük saksılarımızdaki bitkilerle ancak bir arada olabiliyoruz; atlar, yunuslar gibi büyük hayvanlarlaysa kesinlikle bir arada olamıyoruz. Doğadan kopuk, kendi doğamıza uzak ve aykırı yaşıyoruz. Hayvanlar doğada, biz dört duvar arasındayız ve ne yazık ki her geçen gün daha yüksek duvarlar örüyoruz onlarla aramıza ve duvarlarımız yükseldikçe sevgiden de uzaklaşıyoruz daha fazla...




Figen Karaaslan

10.04.09/ İstanbul

Nisandır...


Nisandır, gözlerinizi kapatırsınız. Ilık bir rüzgar, mis kokulu. Mor salkımlar yakalar köşe başlarında. Fulya kokuları, nergisler peşinizi bırakmaz. Mavi mine çiçekleri işlemek istersiniz her yere. Aşk mevsimi gelmiştir. Sabahları daha erken kalkılır. Bu, kahvaltı yapabilmek demektir. Ne demiştir Cemal Süreyya, "Yemek yemek üstüne ne düşünürsünüz bilmem, ama kahvaltının mutlulukla bir ilgisi olmalı"... Üşenmeyip gidip, simit alınır, meyve suyu sıkılır, yumurta haşlanır. Bazen küçük yürüyüşlere bile zaman kalır. Şu köşede bir fırın açılmıştır, az ilerde bir çiçekçi. Mahalleye beyaz bir köpek gelmiştir. Eski dost, dişi kedi Sultan, ağaç tepelerinde çapkınlığa başlamıştır. Dönüşte asansörü kullanmaz, merdivenleri ikişer üçer çıkarsınız. Tüm vitrinleri eflatunlar, pembeler, maviler kaplamıştır. Ucuzluğu bekleyecek haliniz yoktur. İçinizdeki renk dışa vursun istersiniz. Kazıklandığınızı bile bile birkaç parça şey almadan çıkmazsınız mağazadan. Kutular açılır, yazlık takılar bulunur. Hava daha çok ısınmamıştır. Zemheri zürafası gibi olsanız da fark etmez. Bir kere içiniz ısınmıştır. "Ben her bahar aşık olurum" şarkısı aslında herkes için yapılmıştır. Evli bekar, genç yaşlı hiç fark etmez. Etrafta aşık olunacak birileri hep vardır. Yavaş yavaş flört etmeye başlarsınız. Çift anlamlı sözcükler, küçük kahkahalar, çapkın bakışlar. "Bir şey var aramızda" şiiri dilden dile dolaşır. Sokakta yürürken, çalışırken, ya da alakasız yerlerde kendi kendinizi gülümserken yakalarsınız. Fark edip soranlara "Beni bu havalar mahvetti.", ya da "Yok bir şey, aklıma bir şey geldi de..." yollu yanıtlar verirsiniz. Aslında bir şey vardır, tam yüreğinizin ortasında kanat çırpmaktadır. Bir heyecan dalgası yalayıp geçer ara sıra. Hep böyle olsam dersiniz. Bu işle doğrudan ilgisi olmayanları da etkileyen bir olumluluk sinmiştir üstünüze. Başka zaman olsa, bar bar bağıracağınız durumlarda olgunca gülümsersiniz. "Bırak ben yapayım" dersiniz, "Önemli değil" dersiniz. Bir sevecenlik akar gider üzerinizden tüm canlılara. Durmadan bir şeyleri unutursunuz. Anahtarı kapının üzerinde, çantanızı iş yerinde… Yolunuzu kaybedersiniz. "Aman sarsağın biriyim zaten" diye geçiştirirsiniz. Kışın böyle şeyler olmamıştı. Neyse ki enerji dolusunuzdur. Oraya koşturur, buraya koşturur, yüklersiniz akılsız başınızın cezasını ayaklarınıza çektirirsiniz. Şiirler karalarsınız oraya buraya. Ne çok Nisan şiiri yazılmış şaşarsınız. Şarkılar mırıldanırsınız. Islık çalarsınız biteviye. Her sevgilinin bir şarkısı vardır. Şarkılardan fal tutarsınız. Filmlerin en vurucu bölümleri gözlerinizin önüne gelmeye başlar. "Singing in the Rain"de Gene Kelly ile dans eder, "The Way We Were"de Barbra Streisand'ın ayakkabısını bağlarsınız. "Love Story"de "Aşk hiçbir zaman pişmanlık duymamaktır" sözleriyle bağlarsınız işin sonunu. Nisan yağmurları vardır sonra. Yağmurda ıslanmak için şemsiye almazsınız. Nisan yağmurları kısa sürer bilirsiniz, hayatınız gibi. Bir damlasını bile ziyan etmemek için çabalarsınız. Hele leylaklar da görünmeye başladı mı sağda solda kaçış yoktur. Dayanamaz, tüm çiçeklerinizi açarsınız.

CAN DÜNDAR

14 Şubat 2009 Cumartesi

Aşkın az bilinen yüzü


Bugün 14 Şubat. Bu günü diğer günlerden ayıran, Sevgililer Günü olarak kutlanması...


Sevgilisi yanında olanlar sevgilisiyle görüşecek belki birlikte yemek yiyecek, birbirine söyledikleri güzel sözler eşliğinde… Sevgilisi uzakta olanlar biraz buruk bir hüzünle, özlem dolu mesajlar yollayacak sevdiğine; yolları, mesafeleri yarıp geçen... Ne de olsa aşk yol, mesafe, zaman, engel tanımaz… Bunlar hep aşkın bildiğimiz yüzü. Bir de çoğunlukla farkında olmadığımız, belki farkında olsak da fark etmek istemediğimiz, bilmediğimiz yüzü var aşkın, pek dile getirilmeyen. Bunları duymaya ya da bilmeye hazır mısınız? Aşkın bazı gerçeklerini tüm çıplaklığıyla, farklı bir gözle görmeye ne dersiniz?

Size Osho’nun Aşk Özgürlük Tek Başınalık kitabından çarpıcı sözleri aktarıyorum. Aşka şimdiye kadar bakmadığınız şekilde bakıp, yeni bir bakış açısı yakalamanız için…
...
Aşk, ancak insan varolmayı kavradığında mümkündür, daha önce değil. Aşkta anlaşılması gereken temel şeylerden birisi şudur, birini sevince onu avucunun içinde olmadığı için seversin. Şimdi avucunda, peki o zaman aşk nasıl yaşayacak?

Bir kadının peşine düşersin ve o kendini geri çeker, senden kaçar. Sen gittikçe kızışırsın ve sonra biraz daha peşine düşersin. Ve bu oyunun bir parçasıdır. Her kadın kaçması gerektiğini içgüdüsel olarak bilir, o yüzden kovalamaca sürer gider. Tabii ki onu unutacağın kadar uzağa kaçmaz. Gözünün önünde kalır, hem davetkar, çekici, ilginç görünür hem de kaçar…

Önce adam kadını kovalar, kadın kaçmaya çalışır. Adam kadını yakaladığı anda durum birdenbire değişir. O zaman adam kaçar, kadın kovalar. “Nereye gidiyorsun?” “Kiminle konuşuyordun?” “Neden geciktin?” “Kiminle beraberdin?”

Ve sorun şudur, onlar birbirlerini tanımadıkları için beğendiler. Bilinmeyen çekici geldi. Şimdi iyice tanışıyorlar. Birçok kez seviştiler ve artık bu tekrar haline geldi. En fazla bir alışkanlığa, bir tür gevşemeye dönüştü ama romantikliğin izi kalmadı. Sonra ikisi de sıkılıyor. Kadın da, erkek de bir alışkanlık oluyorlar. Bu alışkanlık yüzünden ayrı yaşayamıyorlar ve romantik halleri bittiği için birlikte yaşayamıyorlar.

Aslında aşk varsa o insanı tanıdığın için daha fazla seversin. Aşk varsa sürer. Yoksa, yok olur gider. İkisi de iyidir. Sıradan bir düşünce tarzı için benim aşk dediğim şey imkansızdır. Onu ancak kendiyle bütünleşmiş bir insan yaşayabilir. Aşk, bütünleşmiş varlıklara özgüdür. Uyanık ve farkında olmak gerekiyor. Eğer senin aşkın bu saçma sapan şeylerden oluşuyorsa, yok olmaya mahkumdur. Ama eğer gerçekse, o zaman bütün o çalkantıları aşacaktır. İzle ve gör…

Sorun aşk değil. Sorun senin farkındalığın. Bu durum senin farkındalığını geliştirip kendin hakkında daha uyanık olmanı sağlayabilir. Belki bu aşk yok olur ama bir sonraki daha iyi olacaktır; daha bilinçli bir seçim yapacaksındır. Veya belki bu aşk, daha iyi bir bilinç sayesinde değişime uğrayacaktır. O yüzden ne olursa olsun insanın olasılıklara açık olması gerekiyor.

Bırak arada mesafe kalsın…

Birlikte ol ama birbirini ezmeye çalışma, sahip çıkmaya uğraşma ve karşındakinin bireyselliğini mahvetme. Birlikte yaşadığında bırak arada mesafe kalsın…

İnsanlar, aşkın ne olduğunu bilmediklerinin farkında değiller. Aşk, asla şüphelenmez, asla kıskanmaz. Aşk asla diğerinin özgürlüğüne karışmaz. Asla kendi isteğini diğerine zorla kabul ettirmez. Aşk özgürlük sunar ve bu özgürlük ancak ilişkide mesafe varsa mümkün olur.

Birbirinizi sevin ama aşktan bağlar üretmeyin. Aşk bir armağan olmalı ama bedeli olmamalı. Durağan bir şey yaratma. İşi rutin hale getirme. Bırak aşk ruhlarınızın kıyıları arasında gidip gelen bir deniz gibi kalsın.

Eğer özgürlük ve aşka sahip olursan başka şeye ihtiyacın kalmaz. Elde etmişsindir, sana yaşam işte bunun için verildi.

Güzel bir hikaye…

Bir kadın gece geç vakit Akdeniz’de bir kasabaya geldi ama kalacak tek bir otel odası bile bulamadı. “Üzgünüm,” dedi resepsiyondaki görevli “ama son odamızı az evvel bir İtalyan tuttu.”

“Oda numarası kaç?” diye sordu kadın çaresizlik içinde. “Belki kendisiyle anlaşabilirim.”

Görevli ona oda numarasını verdi, kadın da yukarı çıkıp kapıya vurdu. İtalyan onu içeri buyur etti.

“Bak bayım,” dedi kadın, “Seni tanımıyorum ve sen de beni, ama uyuyacak bir yere şiddetle ihtiyacım var. Eğer şu köşedeki koltuğu kullanmama izin verirsen söz veriyorum seni hiç rahatsız etmem.”

İtalyan bir an düşündü ve sonra “Tamam” dedi. Kadın koltukta kıvrıldı ve İtalyan yatağına döndü. Ama koltuk çok rahatsızdı ve birkaç dakika sonra kadın sessizce yatağa yaklaşıp İtalyan’ın kolunu dürttü. “Bak bayım” dedi, “Seni tanımıyorum ve sen de beni, ama o koltukta uyumak imkansız. Şurada, yatağın köşesinde uyusam olur mu?

“Tamam,” dedi İtalyan, “yatağın köşesi senin olsun.” Kadın yattı, ama birkaç dakika sonra üşüdü. Tekrar İtalyan’ı dürttü.

“Bak bayım,” dedi, “Seni tanımıyorum ve sen de beni, ama burası çok soğuk. Seninle battaniyenin altına girsem olur mu?" Kadın oraya güzelce yerleşti, ama erkeğin bedenine yakın olunca canı seks çekti. Yine İtalyan’ı dürttü.

“Bak bayım,” dedi, “Seni tanımıyorum ve sen de beni, ama ufak bir parti yapmaya ne dersin?"

İtalyan bunalmış halde yatakta dikildi. “Bana bak kadın,” diye bağırdı, “Ben seni tanımam, sen de beni tanımazsın. Gecenin bir vaktinde kimi bulup da partiye davet edeceğiz ki?”

Ama işte olay budur: “Sen beni tanımazsın, ben de seni tanımam.” Tamamen tesadüflerden ibaret. Ortada ihtiyaçlar var; insanlar kendilerini yalnız hissediyorlar; birilerinin bu yalnızlığı gidermesini istiyorlar. Buna aşk diyorlar. Sevgi gösteriyorlar çünkü karşılarındakini tavlamanın tek yolu bu. O da buna aşk diyor çünkü seni tavlamanın tek yolu bu. Ama bunun gerçekten aşk olup olmadığını kim bilebilir? Aslında, aşk bir oyundur.

Evet, gerçek bir aşk olma ihtimali var, ama bu ancak kimseye ihtiyaç duymadığında başına gelir. İşin zorluğu burada… Kendi başına gerçekten mutlu olabildiğinde kimseyi kullanmak istemeyeceksin. Tek istediğin paylaşmak olacak. İçin öyle dolu ki dışarı taşıyorsun, ve bunu biriyle paylaşmak istiyorsun. Ve birisinin bunu kabul etmesinden minnet duyacaksın. İşte bu kadar…


Seven, sevilen her kesin Sevgililer Günü Kutlu olsun...


Figen Karaaslan


14.02.2009/İstanbul