31 Mayıs 2007 Perşembe

Yüreğimdeki bahar temizliği...

Bahar temizliği yapıyorum. Temizliğe, yüreğimde haksız yer edinmiş insanlardan başlayacağım. Boşu boşuna yer işgal eden, yüreğimde kaldıkça ruhumu da zehirleyen… Aklımda kalan tereddütleri temizleyeceğim sonra… Beni kızdıran, işi düştükçe arayan ve samimiyetine inanmadığım zaman hırsızlarından uzaklaşacağım. Böylelikle yüreğimdeki bahar temizliği tamamlanmış olacak. Temizlik bittikten sonra yüreğimin penceresini açıp, havalandıracağım. Sevdiklerim ve yeni girecek olanlar, içerdeki eski pis havadan dolayı zehirlenmesinler diye…

Hayatımdaki paylaşımı kıt insanları, ilişkilerimden emekliye ayıracağım. Hayat yorgunuyum, mazur görün beni.

Duygusal vericilerim tıkalı. Çok verdiğim, az aldığım ilişkilerim yordu beni. Umarım bunları okuyup da çoğu arkadaşım üzerine alınmaz. Ve ‘bunların arasında ben de var mıyım?’ diye kimse sormaz. Sormayı düşünenler için olumlu ya da olumsuz, kimseye yorum yapmama konusunda kesin kararlıyım. Çünkü kimseye buradan bir mesaj vermeye çalışmıyorum. Böyle bir çabam yok. Sadece duygularımı ve kararlarımı paylaşmak istedim sizinle, çok sevdiğim şarkıcı Şebnem Ferah misali... "İyi gün dostları, tutmayın elimden!..."

Kalan enerjimi bir süre, hayalini kurduğum ama zamansızlıktan hatta gereksiz insanlarla oyalanırken yorulduğumdan; beklemedeki hayallerime ve isteklerime vereceğim.

Bu süre zarfında beni anlayışla karşılayacak, duygusal baskı kurarak üstüme gelmeyecek ve destekleyecek tüm dostlarıma şimdiden teşekkür ederim.

24 Mayıs 2007 Perşembe

Bayandan az kullanılmış derbi maçı izlenimleri


19 Mayıs Cumartesi günü oynanan Galatasaray-Fenerbahçe maçını Ali Sami Yen Stadı’nda, kapalı alt tribünden seyrettim. Maçı izleyenler varsa; bol bol meşale atılan tribünün altındaydım dersem, yerimi tam olarak anlayacaklardır sanırım…

Hayatımda ilk kez maça gittim. Şimdi bazıları “bula bula gidecek bu maçı mı buldun” diyebilirler. Ama benim için önemli olan bir derbi maçını canlı canlı izlemek ve sonucu önceden belli olsa da tuttuğum takımı desteklemekti. Maça dair izlenimlerime gelince;

1) Bu maça gitmeden önce bir GS’li olarak, Fenerbahçe’nin stadına da gidip maç izleyebilirim diye bir düşüncem vardı. Meğer çok safmışım:) Ali Sami Yen Stadı’nın civarında bir tane Fenerbahçe forması vb. kıyafeti olan insan yoktu. Büyük ihtimalle maç, FB-GS maçı olsaydı da böyle olacaktı. Sanırım herhangi bir kavga ihtimaline karşı polis, yaklaştırmıyordu.
2) Açık tribün için durum nasıl bilmiyorum ama beni arayan bayan polis çantama şöyle bir baktı ve çakmak bozuk para gibi şeylerin olup olmadığını sordu. Çakmak yok, bozuk para var dedim. Şuradaki kutuya atınız dedi. Ama 10 YTL'ye yakın bozuğum olduğu için, kıyamadım ve sadece 1 YTL'sini attım. Zaten bozuk paradan da korkulmasına gerek yokmuş. Su bardakları havada uçuştu:) Neyse…
3) Stada girdiğimde maç başlamamasına rağmen havai fişeklerin, yakılan şeylerin ağır kokusu vardı. Biraz tedirginlikten biraz da kokudan kurtulabilmek için kendimi bayanlar tuvaletine attım. Gerçi ayrı bir koku da beni tuvalette bekliyordu:)
4) Normal tezahüratların yanında bol küfürlü tezahüratlar yapılıyor karşılıklı. Ben ortamı bile bile gittiğimden benim için sorun olmadı.
5) Fenerli futbolcular sahaya çıktığı andan itibaren su şişeleri atılmaya başlandı. Havai fişekler kapalı üst tribünden, sularda en çok açık tribünden atılıyordu. En sakin izleyiciler, benim de bulunduğum açık tribündeydi.
6) Daha önceki maçları pek takip edemediğim için bilmiyorum. Galatasaray taraftarı, Tuncay’a karşı tepkisini maç boyu olumsuz tezahüratla ve su şişeleriyle sürdürdü.
7) Sahaya atılan bardaklardan, koltuklardan, meşalelerden hatta kol saatinden sonra maçın skorunu da görünce olayların daha da büyüyebileceğini hissettim (kadınca sezgiler :) Maç bitmeden statdan çıktım. TV’den gördüğüm kadarıyla gerçekten tansiyon daha da yükselmiş.

Özetle şunu diyebilirim ki; bunlar sadece o gün görülen kısım. Ama Fenerbahçe taraftarının internette bol miktarda Galatasaray’ı ezmeye, hatta küçük düşürmeye çalışıcı maillerini görüyoruz. Sağ olsun Fenerli yöneticilerde her zaman bu nefreti bileyici demeçler veriyorlar. Fenerbahçe taraftarı biraz daha az tahrik ederse rakiplerini, sanırım kendi de daha rahat edecek. Evet, rekabet güzel şey ve sporda olmalı. Fakat centilmence… Her takımın taraftarı, bilinçli bir şekilde yapılan bu tuzaklara düşmemeli. Rekabetin kızışması daha çok bilet satışı, daha çok ürün satılması demek…

Her şeye rağmen tuttuğum takımın yüzlerce taraftarıyla aynı ortamda, tek yürek şeklinde takımımı desteklemek çok keyifliydi. Olumsuz olayların dışında gerçekten keyif aldım. Her şeye rağmen yine gideceğim çünkü dişi aslanları hiç kimse korkutamaz:)

22 Mayıs 2007 Salı

Ismarlama aşklara tahammülüm yok



Ismarlama aşklara tahammülüm yok.
Suflörlüğünü yaptığım aşk sözcüklerine
İhtiyacım yok sevgili.
Aşkta hesaplarım da, oyunlarım da yok.
İçimden geldiği kadar aşk benimkisi...

Aşk anı anına yaşanır.
Aşkta yarın yok!
Sakın ‘yarın’ deme bana sevgili,
Ne zaman durur, bilir beklemeyi
Ne duygular kalır eskisi gibi…

Aşkta en kutsal dakikalar
Birlikte geçirilen zamandır.
Bekle deme bana sevgili.
Aşk beklemez kimseyi.
Zaman aşk zamanıdır,
An, seni sevme anıdır…

Figen Karaaslan
13.02.2004 /İst.

11 Mayıs 2007 Cuma

Değişken duyguların değişik kahramanları






Aşkta, insanın vazgeçtiği ya da değiştirdiği sevgilisi değildir aslında, duygularıdır. Duygusal ihtiyaçlar ve beklentiler değişir zamanla...

Aşkı içinde, kendi duruşunu değiştirmek için taşları yerinden oynatır bazen sevgili. Kimbilir, boş kalan yeri kendiyle doldurmak ister belki de yüreği?

Duygular değiştikçe aşkın kahramanları da değişir. Şefkat ön plana çıktıysa, en şefkatlisi girer kaplten içeri. Şehvetse ihtiyaç duyulan, bunu en iyi verebilen kişi davet edilir yaşantıya...

Aşk bir oyunsa, hangisidir? Bunun cevabı herkesin aşk anlayışına ve yaşayışına göre değişmekle birlikte, aşk bence bilgisayar oyunları gibidir. Vuranın kahramanlaşmadığı, vurulmamaya çalışanın onca yol kat etmişken, hiç beklemediği bir darbe alarak oyunun aniden bitmesi yönündendir benzerliği...

Peki, bu oyunun herkese uyarlanabilecek ve kesin kazanımı sağlayacak bir formülü var mıdır? Hayır! Tek bir formül yoktur, her kişiye ve her duruma uydurulabilen. Hep aynı noktada kalınmamalı sadece. Biraz yer değiştirmeli. Bir taraf hep almaya alışmamalı mesela. Alan taraf, hep aldıkça doyacak ve sıkılacaktır çünkü.

Aşkın tadı tuzudur özlem, rekabet, tutku ve biraz hüzün... Bunları katmadıkça aşkın içine, tatsız tutsuz bir şey kalır geriye, keyif vermeyen. Üstelik hep alan gibi, veren taraf da sıkılacaktır bundan. Sürekli bir aşırı doygunluk gibi açlık da aşkı yıpratacak ve bitirecektir bir süre sonra. O yüzden taraflar hep yer değiştirmeli. Bir süre veren taraf olmalı, bir süre alan taraf. Veren açlıktan ölmeden ve alanı tokluktan patlatmadan yer değiştirmeyi bilmeli insan...

Figen Karaaslan
11.05.2007/İst.

8 Mayıs 2007 Salı

Şehir ve ruhu



Bizi saran da ruhumuza giren de şehirdi…

Her kent yeni ve ayrı bir dünyadır, bambaşka yaşamlar sunan. Her şehirde farklı bir insan oluruz. Metropol şehirlerin hareketliliği sarar bizi ve şehrin o koşturmacasına ayak uydururuz. Ya da küçük ve deniz kıyısı bir şehre gittiğimizde, sahil şehirlerinin o huzurlu dinginliği doldurur içimizi.

Şehir, ruhunu içinde yaşadığı insanlara aktarır. Bu yüzden yaşadığın şehrin parçası olursun zamanla, şehrin havasını soludukça…

Bir şehirle ilgili düşüncelerimiz, o şehirdeki yaşanmışlıklarla şekillenir çoğu zaman. Şehirde yaşadığımız anılar ve karşılaştığımız insanlar iyiyse, genellikle severiz o şehri. Ancak o şehirde yaşadığımız anılara dair hatırladıklarımız genellikle kötüyse, o şehri de sevemeyiz çoğu zaman.

Gittiğimiz her şehirde yeni insanlarla kesişir yollarımız. Yeni yeni insanlar ortak olur yaşantımıza. Zaman içinde oluşan bu arkadaşlıklar ve paylaşımlar işler ruhumuza ve kazınır kalbimize. Zaman ya da mesafeler belki biraz azaltır bu duyguları ama asla bitirmez ve silmez yaşanılanları. Eğer yaşananlar gerçek paylaşımlar ve dostluklarsa...

Evet, hayat bize o kadar çok seçenek sunuyor ki. Bazen görebiliyoruz bize sunulanları, bazen de göremeden geçip gidiyoruz. Aslında yaşamımız tercihlerimizin bir bütünü; yaşamda önümüze çıkan fırsatları görüp de görmemek arasında, kişilerin ve olayların arasından geçip gitmek arasında…

Ve kimi zaman da bir şehirden gitmekle kalmak arasında tercih yapmak zorunda kalırız. Seçilen her yol ve seçeneklerimiz arasından yaptığımız her tercih, yaşamımızın eksilmez bir parçası olur hayatın içinde.

Şehrin havasını içimize her çekişimizde; şehir kanımıza girip, ruhumuza işliyor. Bir daha çıkmamacasına!...


Bir Ömürdür İstanbul

Huzurdu seyre dalmışken,
Dalgaların maviliğinde bulduğum.
İstanbul eski bir dosttu
Sokaklarında gezdiğim
Eskilerden tanıdığım,
Hatıralarımı paylaştığım.

Aklımda, düşümde ve gerçeğimde
Yaşadığım hep İstanbul’du.
Gözlerim açık da, kapalı da
Gördüğüm hep İstanbul oluyordu!

Figen Karaaslan

6 Mayıs 2007 Pazar

Kapsama alanı dışı yürekler...



"Aradığınız sevgiliye şu an ulaşılamıyor, kalbi kırılmış ya da hava almaya çıkmış olabilir. Bir süre sonra tekrar deneyiniz."

3 Mayıs 2007 Perşembe

Tehlikeli aşk oyunu


İnsan neden elindekinin kıymetini bilmez?

Aşkta da böyle... Aşıklardan biri bazen kaçmak,
Bazen kovalamak ister, aşk oyunu oynamak ister.
Neden? Neden sukunet fazla gelir?
Aşkın huzurlu durağanlığına teslim etmez kendini?
Neden kurcalar? Ne zorun var, ey sevgili!
Niye sevdiğini aşkın uçurumunun kenarına atarsın?
Onun ellerini bir daha tutamama riski varken;
Sevdiğinin gözlerinin, uçurumun sonsuzluğu gibi gelen boşluğunda kaybolma ihtimali varken? Seni bu tehlikeli oyunlara iten şey ne?

Bir kere kaybedince sevgiliyi ve onun sevgisini
‘Ah’lar da, özleyişler de geriye bir daha getirmeyecek kaybettiklerini!
Daha önceden bilmez misin?
Oynamadın mı daha önce hiç bu oyunu?
Niye uzaklardaki tehlikeli diyarların, masallarındaki kahramanlara dalar gözlerin?
Neden uzaklardaki bilmediğin yüreklerin ellerine uzanmak ister ellerin?
Yanında, avucundaki ellerin yerleşmiş sıcaklığı varken niye?...

Figen Karaaslan
3.5.2007

1 Mayıs 2007 Salı

Bugün İstanbul aynı kabusu gördü!

Bugün bir rüya gördüm. Rüyamda, telefonumun alarmı çalmamış. Gözümü açıyorum, saate bakıyorum. Servisi kaçırmışım! Apar topar hazırlanıp kendimi sokağa atıyorum. Gelen tüm otobüsler tıklım tıklım. Zar zor bir otobüse biniyorum. Ayakta kalıyorum, her yer dolu. Otobüs hareket ettikten 10–15 dakika sonra otobüs gidemiyor. Önümüzde upuzun bir araç kuyruğu! Etrafta polisler var. ‘Haydi, bu da nesi?’ diyorum. Şimdi tam kâbus oldu bu rüya. Kıpırtısız bir şekilde yolda beklerken, yanımdakilerden birinin telefon konuşmasına kulak kabartıyorum. 1Mayıs sebebiyle vapurlar da, motorlar da çalışmıyormuş. Polis tüm arabaları tek tek kontrol ediyormuş. Duyduğum en son cümleyi zihnimde tekrar ediyorum; ‘polis tüm arabaları tek tek kontrol ediyormuş’ İş saati, yüzlerce araç var ama! Derken insanların beklemeye pek tahammülleri kalmıyor ve bir bir otobüslerden, minibüslerden iniyor. Yollar araba ve insan seli olmuş adeta. Tam bir felaket görüntüsü… İnenlerden birinin yerine oturuyorum. Motor sesleri de duruyor ardından. Şoförlerin de pek gitme umudu kalmadı sanki? Hareket etmeden, öylece duruyoruz yolda. Saatime bakıyorum bir ara, 2,5 saat geçmiş ama hala görünürde köprünün girişi bile yok! Uyanmak lazım artık, uyanmalıyım bu kâbustan!

Ne zaman olduğunu anlamadan dalmışım. Gözümü açıyorum; o da ne? Sahiden trafikteyim. Araçlar kilit. İnsanlar yolda. Ama bu kâbustu, ben hala uyanamadım mı yoksa? Saatime bakıyorum günlerden 1 Mayıs, saat 10.30 Kulak kabartıyorum konuşulanlara: 1 Mayıs ya, ondanmış diyorlar! Hıı, ondanmış… Ben de çok kötü bir şey var sanmıştım!...

Birileri deseydi de keşke, biz de hiç çıkmasaydık evimizden. Uyandığımız andan itibaren günümüz kâbusa dönmeseydi ve biz gidilemeyen yollarda mahsur kalmasaydık...