30 Aralık 2007 Pazar

2008 geliyor



2008 geldi- gelecek derken, fazla bir şey kalmadı. Yeni planlar yapılıyor, belki geçmiş yılın muhakemesi yapılıyor yaşanan acılarla, mutluluklarla… Herkes de bir heyecan, bir hazırlık havası…

Ben de kendimce hazırlıklarımı yapıyorum. Beni mutlu edecek neler varsa gözümün önüne getirdim. Hayallerime taşıdım. Gözümün önüne gelen mutluluğun resmini kare kare gözlerime hapsettim. Yeni yıla o resimle gireceğim. Aklımdan hiç çıkarmayacağım ve 2009’a taşımayacağım. Hepsi 2008 istekleri. Hemen şimdiden isteklerime inancım tam. 2007 bitmeden inançlı ve hazırım.

Yeni yıl, benim için umutlarımı tazelediğim, isteklerimi yapmak için içimdeki kıpırtılarımı kamçılama zamanı, erteleme zamanı değil.

Herkese gönlünce nice yıllar…

Figen Karaaslan

3 Aralık 2007 Pazartesi

Korunaklı ilişki olmaz


Korunaklı ilişki olmaz.

Aşkın bir ucu keyiftir, bir ucu zevktir.

Bir ucu da acıdır her zaman.

Mutluluksa bir ucu, diğeri hüzün ve keder...

O uçlarda gelip gidersin işte,

Aşkın hangi kıyısında olduğunu bilmeden…
Figen Karaaslan
İstanbul

13 Ekim 2007 Cumartesi

İki gönül bir olunca samanlık yeniden seyran olsun



Geçen hafta bana mail olarak çok güzel bir yazı ve beraberinde bir fotoğraf geldi. Yazı da, fotoğraf da o kadar anlamlıydı ki, kesinlikle bunu yazmalıyım dedim kendi kendime.

Görmüş, geçirmiş eskilerimizin dedikleri gibi "iki gönül bir olunca samanlık seyran olur" devri çok geride kaldı. Ve artık çoğu insan böyle demediği ve düşünmediği için belki de aşklar da, evlilikler de çok uzun ömürlü olmuyor.
Aşık olmak için daha güzeli, daha yakışıklısı, daha kariyerlisi, daha zengini... Evlenmek için herşeyin tam olması... Kısaca hep dahası bekleniyor...

Birlikte olmak ve birlikte kalmak için asıl en önemlisinin sevgi, saygı ve anlayış olduğunu unuttuk sanırım? Hep birşeyleri beklerken aşkın geride kalmaya başladığını da anlamaz olduk...

Figen Karaaslan

Mut'un bir dağ köyünde dostlarla birlikte gezerken yaşlı bir karı kocayı gördüm… Baktım bir kanepenin üzerinde oturuyorlar... İyice yaklaştığımda tezekten yapılmış evlerinin bahçesinde, oturdukları kanepenin bir tarafının tamamen kırık olduğunu, kanepenin sağlam tarafına sıkışarak oturduklarını ve sohbet ettiklerini anladım.Yüzlerinde bir tebessüm vardı… Kanepenin bir tarafı tamamen kırılmıştı...Evin halinden ve karı kocanın kılık kıyafetinden maddi durumlarının hiç iyi olmadığı ve yeni bir kanepe alacak güçlerinin olmadığı hemen anlaşılıyordu. Selamlaştıktan sonra, 'Kanepe kırılmış' dedim... Yaşlı adam büyük bir bilgelikle cevap verdi, ' Biz de sağlam tarafına oturuyoruz... Yetiyor bize...'Kadın da tamamladı, ' He ya yetiyor bize bak ne güzel oturuyoruz. 'Sevdiğimin elini daha sıkı sıkı tuttum...Öyle ya; ' Aşk bu kanepe neden kırık, neden yeni bir kanepe almıyoruz' diye dırdır etmek, şikâyet etmek yerine, 'kanepenin sağlam tarafını paylaşmak' değil midir? Ve işte bu fotoğrafı büyüterek evimin en görünür yerine astım...



(yazarı bilinmiyor)

25 Eylül 2007 Salı

Şehre yalnızlık yağdı


Çoğaldıkça yalnızlaşıyorduk biliyorum.
Düşlerimde kayıp bir ses
Uykularıma tutunan.
Çığlık çığlığa,
Cama vuran, yağmurun sesini bastıran…
....................................................................................................
Figen Karaaslan
24.09.2007/İstanbul
(Fotoğrafa tıklarsanız, yağmur yağıyor gerçekten:)

24 Eylül 2007 Pazartesi

Genç sev ki genç kalasın



“Gençlik, rüzgârların savurduğu gül yapraklarının arkasından koşar” demiş N. LENAU.

Son zamanlarda hem kendi çevremizde, hem basında kendinden daha küçük kişilerle birlikte olan insanlara daha sık rastlıyoruz. Üstelik eskiden daha çok genç kızlarla birlikte olan olgun erkekleri duyarken, şimdilerde kendinden daha genç erkeklere âşık olan kadınları da sık duyar olduk.

Belki kendi gençliğimizi gördüğümüz için genç sevgiliyle birlikte oluyorduk. Kim bilir? “eyvah gençlik elden gidiyor diye düşündükçe gençliğe, gençlerle daha çok yaklaşıyorduk.

Aradığımız yıllar önce kaybettiğimiz masumiyet de olabilirdi, genç bedenlerde ve zihinlerde tekrar bulmaya çalışılan...

Genç sevgiliyle birlikteyken, kendimizi onun yaşında hissediyorduk. Yıllar geri çağırılıyordu bir anlamda, hayata giren genç sevgiliyle… Genç hissettikçe de gençleşiyorduk adeta. Gençliğinin ateşini ve enerjisini alıyorduk genç sevgiliden. Ya da gençlerin hamurları daha yumuşak geliyordu bize. Onları hayatımızın ve duygularımızın kıvamına daha kolay sokabiliyorduk, tecrübeden gelen hünerle.

Gizliden gizliye yüreğimizi en çok titreten, en doludizgin, duygularımıza fren koymadan yaşadığımız gençlik aşkındaydı belki aklımız? Yıllar geçtikçe ve aynı hazzı yaşamaktan artık umudu kestikçe bizi o yıllara götürmesini bekliyorduk, o zamanki aşkımıza en çok benzeyen kişinin...

Her ne için olursa olsun, aşk her yaşta güzel…


Figen Karaaslan

15.09.2007/İstanbul

Yaşamsal Konular: Yaşama ve ilişkilere dair herşey: Şehrinize sonbahar geldi mi?

Yaşamsal Konular: Yaşama ve ilişkilere dair herşey: Şehrinize sonbahar geldi mi?

22 Eylül 2007 Cumartesi

Şehrinize sonbahar geldi mi?






Eylül ayıyla birlikte İstanbul’da sonbahar yüzünü göstermeye başladı.

Büyüdür sonbahar sarılı, kızıllı renkleriyle. İnsanı düşünceden düşünceye daldırır… Hüznün mevsimidir, melankolinin ve romantizmin başkenti gibidir adeta sonbaharda İstanbul…


Yağmurun bıraktığı sonbahar kokusunu çekiyorum içime sigaramla birlikte, her nefeste. Yalnızlık kanımdan daha koyu dolaşıyor damarlarımda.

Hüznün mevsimine karışıyor duygulu anılarım, tüylerim diken diken kırgınlıktan. Kaçıncı sonbahar bu sensiz yaşanan? Kaçıncı yorgun bekleyiş? Bünyem acılara karşı daha dayanıklı olduğu için eskisi kadar ağır seyretmiyor artık sonbahar vakalarım.

Öyle çok yoktun ki, artık varlığın yokluğundan daha acı verir hale geldi.

Yaz, nasıl kalabalığın içine çekiyorsa beni, güz de kalabalığın elinden çekip alıyor sanki. Sanırım ben kendime yakınken, mutsuzluğa da daha yakınım bu mevsimde.



Şehri yalnızlık

Öyle zor ki yalnızlık hazanda
Puslu güneş ışıklarının ısısı
Soğuk taşları ısıtamazken
Benim de boş yüreğim buz kesiyor.

Yolun başı yalnızlık
Sonu yalnızlık.
Bitti sandığım anda
Başlayan yalnızlık,
Şehri İstanbul’da…

Figen Karaaslan
22.09.07/İstanbul

8 Eylül 2007 Cumartesi

Aşk yuvarlaktı...


Sana verdiğim kalbimi

Ayaklarında saydırdın tıpkı bir top gibi.

Sarı kart çıktı benden sana,

Beni her kırışında...

Sen beklenmedik son hamleni de yapıp,

Sahayı terkedip gittin erkenden.


Ben bir başıma kalsam da,

Devam etmeye çalıştım.

Ama aşk iki kişilikti

Ve tek başına oynanmazdı.

Ben 'top yuvarlaktır' diye bilirken

Anladım ki senin aşkın da yuvarlaktı!


Figen Karaaslan

09.06.07-İstanbul

20 Temmuz 2007 Cuma

Bankacının aşkı:)

Kalbim bugün piyasada değer kazandı,
Zarar etmesin diye bozdurdum:)

30 Haziran 2007 Cumartesi

Yolu hayırsızlardan geçmiş herkese...


Hayırlı biriyse olsun dedik,

Tüm hayırsızları sıradan geçirdik:)


Biz hayırsızları, 100 km öteden kendimize çektik...



Figen Karaaslan

18 Haziran 2007 Pazartesi

Hüzünlü gelinin yüreğimde kalan gölgesi...


11 yıl önce güneyde, küçük bir sahil kasabasına düşmüştü yolum. Mersin’in Aydıncık ilçesine üniversite okumak için gitmiştim. O zamanlar sadece bir bankanın bulunduğu, topu topu iki marketin, bir bakkalın olduğu; özetle çoğu şeyin ya bir tane ya da hiç olmadığı bir yerdi Aydıncık. Okulun son haftası, mezuniyet gecesi için kuaföre saçımı yaptırmaya gitmiştim.

Kuaförde, köşede duran askılıkta 3–4 gelinlik vardı. Gelinliklerin orada olması bana biraz ilginç gelmişti. Çünkü yaşadığım şehirde kuaförlerde gelinlik bulunmazdı. Saçımın yapılmasını beklerken bir yandan da etrafa göz gezdiriyordum. Kuafördeki diğer kadınlar arasından yaşının küçük olduğunu tahmin ettiğim, yanında çok konuşan kadınların olduğu sessiz bir kız dikkatimi çekti. Kendisine söylendiği gibi askıdaki gelinlikler arasından sessizce kendine bir gelinlik seçti ve giyindi. Kız oldukça zayıf olduğu ve gelinlik de üzerine göre dikilmediği için gelinlik, kendisine epey bol durdu. Kızın, aynada duran aksine bakışını gördüğümde çok hüzünlendim. Çünkü herkes bilir ki evlenecek genç kızlar, ömürlerinde bir kere giyecekleri bu en özel günlerindeki giysi için aylar öncesinden gelin dergilerini karıştırır, tek tek modaevlerini gezer ve hayalindeki gelinliği arar. Gelin adayları, kusursuz bir görünüm için istediği gelinliği kendisine göre diktirirken; bu genç kızın evlenirken giyeceği gelinliğinin; sadece 3–4 gelinlik arasından ve düğününe birkaç saat kala daraltılarak üstüne uyduruluyor olması yüreğimi burkmuştu…

Kuaför kadın, kızın üzerine göre gelinliği teğellerken; kızın bundan sonraki yaşamı acaba hep, başkaları tarafından ‘üstüne uydurulan bir yaşam’ mı olacaktı diye düşünmekten kendimi alamadım. Acaba gördüğüm bu sessiz kız, kendi eşini seçebilme özgürlüğüne sahip olabilmiş miydi? Yoksa gönülden seçemediği eşiyle ve gelinliğiyle birlikte, bundan sonraki hayatı ‘üzerine en iyi uydurulmuş bir yaşam’ olarak mı devam edecekti?

Aradan yıllar geçmiş olmasına rağmen unutmadığım, gördüğüm en hüzünlü gelin: Dile getiremesem de, sana o gün gönülden mutluluklar diledim. Umarım şimdi mutlusundur…

Figen Karaaslan
18.6.2007/ İstanbul

17 Haziran 2007 Pazar

Büyümeyen çocuk bakışlarım


Yaşım büyüdü ama
Çocuk bakan gözlerim büyümedi hala.
Vapurda giderken,
Gökyüzünden vapura eşlik eden bulutlar
Şekil değiştiriyor ben bakarken.
................................................


Figen Karaaslan/ 16. 06.2007
Fotoğraf: Enis Saraç

13 Haziran 2007 Çarşamba

Eros bile vurulur bir gün!


Genç kız, karşısında duran bu adamın kendine karşı ne hissettiğini bilmediğini fark etti ansızın. Direkt olarak “beni seviyor musun?” deme cesaretini bulamadı kendinde. Adamın, evet deme ihtimalinin pek yüksek olmadığını hissediyordu çünkü. Herşeye rağmen düşüncelerini yarıda keserek, bir solukta adama sorusunu sordu:

“Bana karşı ne hissediyorsun?”

Adam bakışlarını kızdan kaçırarak, yere doğru indirdi. Sanki sorunun cevabını yerde arıyormuşçasına;
“Hoşlantı gibi bir şey sanırım, benimkisi” dedi. Cevap vermiş olmanın rahatlığıyla…

Hoşlantı kelimesi yankılandı genç kızın zihninde. Adam genç kıza karşı hissettiği şeyi, bir bulantı gibi söylemişti sanki...

Hoşlantı… Genç kız, midesinde bir kasılma hissetti aniden. O an her şeyin midesini bulandırdığını duyumsadı. Sevdiği şeylerin bile!


Aşkın vurduğu yer acıyormuş dedi kendi kendine. Daha önce hiç yaşamadığı bu yürek sızısını artık o da biliyordu. Adamın yanından sessizce uzaklaşırken aklında; bu acıyı kendisinin de yaşatmış olabileceği, başkaları vardı yalnızca...

Figen Karaaslan

13.6.2007/İstanbul

6 Haziran 2007 Çarşamba

Aşkın faturası

O kadar unuttumki seni,
Seni hatırtalayabilmek için
Sonunda, parmağıma ip bağladım:)


Aşkın karşılığında,
Yüreğime kestiğin fatura
Naylon çıktı!

31 Mayıs 2007 Perşembe

Yüreğimdeki bahar temizliği...

Bahar temizliği yapıyorum. Temizliğe, yüreğimde haksız yer edinmiş insanlardan başlayacağım. Boşu boşuna yer işgal eden, yüreğimde kaldıkça ruhumu da zehirleyen… Aklımda kalan tereddütleri temizleyeceğim sonra… Beni kızdıran, işi düştükçe arayan ve samimiyetine inanmadığım zaman hırsızlarından uzaklaşacağım. Böylelikle yüreğimdeki bahar temizliği tamamlanmış olacak. Temizlik bittikten sonra yüreğimin penceresini açıp, havalandıracağım. Sevdiklerim ve yeni girecek olanlar, içerdeki eski pis havadan dolayı zehirlenmesinler diye…

Hayatımdaki paylaşımı kıt insanları, ilişkilerimden emekliye ayıracağım. Hayat yorgunuyum, mazur görün beni.

Duygusal vericilerim tıkalı. Çok verdiğim, az aldığım ilişkilerim yordu beni. Umarım bunları okuyup da çoğu arkadaşım üzerine alınmaz. Ve ‘bunların arasında ben de var mıyım?’ diye kimse sormaz. Sormayı düşünenler için olumlu ya da olumsuz, kimseye yorum yapmama konusunda kesin kararlıyım. Çünkü kimseye buradan bir mesaj vermeye çalışmıyorum. Böyle bir çabam yok. Sadece duygularımı ve kararlarımı paylaşmak istedim sizinle, çok sevdiğim şarkıcı Şebnem Ferah misali... "İyi gün dostları, tutmayın elimden!..."

Kalan enerjimi bir süre, hayalini kurduğum ama zamansızlıktan hatta gereksiz insanlarla oyalanırken yorulduğumdan; beklemedeki hayallerime ve isteklerime vereceğim.

Bu süre zarfında beni anlayışla karşılayacak, duygusal baskı kurarak üstüme gelmeyecek ve destekleyecek tüm dostlarıma şimdiden teşekkür ederim.

24 Mayıs 2007 Perşembe

Bayandan az kullanılmış derbi maçı izlenimleri


19 Mayıs Cumartesi günü oynanan Galatasaray-Fenerbahçe maçını Ali Sami Yen Stadı’nda, kapalı alt tribünden seyrettim. Maçı izleyenler varsa; bol bol meşale atılan tribünün altındaydım dersem, yerimi tam olarak anlayacaklardır sanırım…

Hayatımda ilk kez maça gittim. Şimdi bazıları “bula bula gidecek bu maçı mı buldun” diyebilirler. Ama benim için önemli olan bir derbi maçını canlı canlı izlemek ve sonucu önceden belli olsa da tuttuğum takımı desteklemekti. Maça dair izlenimlerime gelince;

1) Bu maça gitmeden önce bir GS’li olarak, Fenerbahçe’nin stadına da gidip maç izleyebilirim diye bir düşüncem vardı. Meğer çok safmışım:) Ali Sami Yen Stadı’nın civarında bir tane Fenerbahçe forması vb. kıyafeti olan insan yoktu. Büyük ihtimalle maç, FB-GS maçı olsaydı da böyle olacaktı. Sanırım herhangi bir kavga ihtimaline karşı polis, yaklaştırmıyordu.
2) Açık tribün için durum nasıl bilmiyorum ama beni arayan bayan polis çantama şöyle bir baktı ve çakmak bozuk para gibi şeylerin olup olmadığını sordu. Çakmak yok, bozuk para var dedim. Şuradaki kutuya atınız dedi. Ama 10 YTL'ye yakın bozuğum olduğu için, kıyamadım ve sadece 1 YTL'sini attım. Zaten bozuk paradan da korkulmasına gerek yokmuş. Su bardakları havada uçuştu:) Neyse…
3) Stada girdiğimde maç başlamamasına rağmen havai fişeklerin, yakılan şeylerin ağır kokusu vardı. Biraz tedirginlikten biraz da kokudan kurtulabilmek için kendimi bayanlar tuvaletine attım. Gerçi ayrı bir koku da beni tuvalette bekliyordu:)
4) Normal tezahüratların yanında bol küfürlü tezahüratlar yapılıyor karşılıklı. Ben ortamı bile bile gittiğimden benim için sorun olmadı.
5) Fenerli futbolcular sahaya çıktığı andan itibaren su şişeleri atılmaya başlandı. Havai fişekler kapalı üst tribünden, sularda en çok açık tribünden atılıyordu. En sakin izleyiciler, benim de bulunduğum açık tribündeydi.
6) Daha önceki maçları pek takip edemediğim için bilmiyorum. Galatasaray taraftarı, Tuncay’a karşı tepkisini maç boyu olumsuz tezahüratla ve su şişeleriyle sürdürdü.
7) Sahaya atılan bardaklardan, koltuklardan, meşalelerden hatta kol saatinden sonra maçın skorunu da görünce olayların daha da büyüyebileceğini hissettim (kadınca sezgiler :) Maç bitmeden statdan çıktım. TV’den gördüğüm kadarıyla gerçekten tansiyon daha da yükselmiş.

Özetle şunu diyebilirim ki; bunlar sadece o gün görülen kısım. Ama Fenerbahçe taraftarının internette bol miktarda Galatasaray’ı ezmeye, hatta küçük düşürmeye çalışıcı maillerini görüyoruz. Sağ olsun Fenerli yöneticilerde her zaman bu nefreti bileyici demeçler veriyorlar. Fenerbahçe taraftarı biraz daha az tahrik ederse rakiplerini, sanırım kendi de daha rahat edecek. Evet, rekabet güzel şey ve sporda olmalı. Fakat centilmence… Her takımın taraftarı, bilinçli bir şekilde yapılan bu tuzaklara düşmemeli. Rekabetin kızışması daha çok bilet satışı, daha çok ürün satılması demek…

Her şeye rağmen tuttuğum takımın yüzlerce taraftarıyla aynı ortamda, tek yürek şeklinde takımımı desteklemek çok keyifliydi. Olumsuz olayların dışında gerçekten keyif aldım. Her şeye rağmen yine gideceğim çünkü dişi aslanları hiç kimse korkutamaz:)

22 Mayıs 2007 Salı

Ismarlama aşklara tahammülüm yok



Ismarlama aşklara tahammülüm yok.
Suflörlüğünü yaptığım aşk sözcüklerine
İhtiyacım yok sevgili.
Aşkta hesaplarım da, oyunlarım da yok.
İçimden geldiği kadar aşk benimkisi...

Aşk anı anına yaşanır.
Aşkta yarın yok!
Sakın ‘yarın’ deme bana sevgili,
Ne zaman durur, bilir beklemeyi
Ne duygular kalır eskisi gibi…

Aşkta en kutsal dakikalar
Birlikte geçirilen zamandır.
Bekle deme bana sevgili.
Aşk beklemez kimseyi.
Zaman aşk zamanıdır,
An, seni sevme anıdır…

Figen Karaaslan
13.02.2004 /İst.

11 Mayıs 2007 Cuma

Değişken duyguların değişik kahramanları






Aşkta, insanın vazgeçtiği ya da değiştirdiği sevgilisi değildir aslında, duygularıdır. Duygusal ihtiyaçlar ve beklentiler değişir zamanla...

Aşkı içinde, kendi duruşunu değiştirmek için taşları yerinden oynatır bazen sevgili. Kimbilir, boş kalan yeri kendiyle doldurmak ister belki de yüreği?

Duygular değiştikçe aşkın kahramanları da değişir. Şefkat ön plana çıktıysa, en şefkatlisi girer kaplten içeri. Şehvetse ihtiyaç duyulan, bunu en iyi verebilen kişi davet edilir yaşantıya...

Aşk bir oyunsa, hangisidir? Bunun cevabı herkesin aşk anlayışına ve yaşayışına göre değişmekle birlikte, aşk bence bilgisayar oyunları gibidir. Vuranın kahramanlaşmadığı, vurulmamaya çalışanın onca yol kat etmişken, hiç beklemediği bir darbe alarak oyunun aniden bitmesi yönündendir benzerliği...

Peki, bu oyunun herkese uyarlanabilecek ve kesin kazanımı sağlayacak bir formülü var mıdır? Hayır! Tek bir formül yoktur, her kişiye ve her duruma uydurulabilen. Hep aynı noktada kalınmamalı sadece. Biraz yer değiştirmeli. Bir taraf hep almaya alışmamalı mesela. Alan taraf, hep aldıkça doyacak ve sıkılacaktır çünkü.

Aşkın tadı tuzudur özlem, rekabet, tutku ve biraz hüzün... Bunları katmadıkça aşkın içine, tatsız tutsuz bir şey kalır geriye, keyif vermeyen. Üstelik hep alan gibi, veren taraf da sıkılacaktır bundan. Sürekli bir aşırı doygunluk gibi açlık da aşkı yıpratacak ve bitirecektir bir süre sonra. O yüzden taraflar hep yer değiştirmeli. Bir süre veren taraf olmalı, bir süre alan taraf. Veren açlıktan ölmeden ve alanı tokluktan patlatmadan yer değiştirmeyi bilmeli insan...

Figen Karaaslan
11.05.2007/İst.

8 Mayıs 2007 Salı

Şehir ve ruhu



Bizi saran da ruhumuza giren de şehirdi…

Her kent yeni ve ayrı bir dünyadır, bambaşka yaşamlar sunan. Her şehirde farklı bir insan oluruz. Metropol şehirlerin hareketliliği sarar bizi ve şehrin o koşturmacasına ayak uydururuz. Ya da küçük ve deniz kıyısı bir şehre gittiğimizde, sahil şehirlerinin o huzurlu dinginliği doldurur içimizi.

Şehir, ruhunu içinde yaşadığı insanlara aktarır. Bu yüzden yaşadığın şehrin parçası olursun zamanla, şehrin havasını soludukça…

Bir şehirle ilgili düşüncelerimiz, o şehirdeki yaşanmışlıklarla şekillenir çoğu zaman. Şehirde yaşadığımız anılar ve karşılaştığımız insanlar iyiyse, genellikle severiz o şehri. Ancak o şehirde yaşadığımız anılara dair hatırladıklarımız genellikle kötüyse, o şehri de sevemeyiz çoğu zaman.

Gittiğimiz her şehirde yeni insanlarla kesişir yollarımız. Yeni yeni insanlar ortak olur yaşantımıza. Zaman içinde oluşan bu arkadaşlıklar ve paylaşımlar işler ruhumuza ve kazınır kalbimize. Zaman ya da mesafeler belki biraz azaltır bu duyguları ama asla bitirmez ve silmez yaşanılanları. Eğer yaşananlar gerçek paylaşımlar ve dostluklarsa...

Evet, hayat bize o kadar çok seçenek sunuyor ki. Bazen görebiliyoruz bize sunulanları, bazen de göremeden geçip gidiyoruz. Aslında yaşamımız tercihlerimizin bir bütünü; yaşamda önümüze çıkan fırsatları görüp de görmemek arasında, kişilerin ve olayların arasından geçip gitmek arasında…

Ve kimi zaman da bir şehirden gitmekle kalmak arasında tercih yapmak zorunda kalırız. Seçilen her yol ve seçeneklerimiz arasından yaptığımız her tercih, yaşamımızın eksilmez bir parçası olur hayatın içinde.

Şehrin havasını içimize her çekişimizde; şehir kanımıza girip, ruhumuza işliyor. Bir daha çıkmamacasına!...


Bir Ömürdür İstanbul

Huzurdu seyre dalmışken,
Dalgaların maviliğinde bulduğum.
İstanbul eski bir dosttu
Sokaklarında gezdiğim
Eskilerden tanıdığım,
Hatıralarımı paylaştığım.

Aklımda, düşümde ve gerçeğimde
Yaşadığım hep İstanbul’du.
Gözlerim açık da, kapalı da
Gördüğüm hep İstanbul oluyordu!

Figen Karaaslan

6 Mayıs 2007 Pazar

Kapsama alanı dışı yürekler...



"Aradığınız sevgiliye şu an ulaşılamıyor, kalbi kırılmış ya da hava almaya çıkmış olabilir. Bir süre sonra tekrar deneyiniz."

3 Mayıs 2007 Perşembe

Tehlikeli aşk oyunu


İnsan neden elindekinin kıymetini bilmez?

Aşkta da böyle... Aşıklardan biri bazen kaçmak,
Bazen kovalamak ister, aşk oyunu oynamak ister.
Neden? Neden sukunet fazla gelir?
Aşkın huzurlu durağanlığına teslim etmez kendini?
Neden kurcalar? Ne zorun var, ey sevgili!
Niye sevdiğini aşkın uçurumunun kenarına atarsın?
Onun ellerini bir daha tutamama riski varken;
Sevdiğinin gözlerinin, uçurumun sonsuzluğu gibi gelen boşluğunda kaybolma ihtimali varken? Seni bu tehlikeli oyunlara iten şey ne?

Bir kere kaybedince sevgiliyi ve onun sevgisini
‘Ah’lar da, özleyişler de geriye bir daha getirmeyecek kaybettiklerini!
Daha önceden bilmez misin?
Oynamadın mı daha önce hiç bu oyunu?
Niye uzaklardaki tehlikeli diyarların, masallarındaki kahramanlara dalar gözlerin?
Neden uzaklardaki bilmediğin yüreklerin ellerine uzanmak ister ellerin?
Yanında, avucundaki ellerin yerleşmiş sıcaklığı varken niye?...

Figen Karaaslan
3.5.2007

1 Mayıs 2007 Salı

Bugün İstanbul aynı kabusu gördü!

Bugün bir rüya gördüm. Rüyamda, telefonumun alarmı çalmamış. Gözümü açıyorum, saate bakıyorum. Servisi kaçırmışım! Apar topar hazırlanıp kendimi sokağa atıyorum. Gelen tüm otobüsler tıklım tıklım. Zar zor bir otobüse biniyorum. Ayakta kalıyorum, her yer dolu. Otobüs hareket ettikten 10–15 dakika sonra otobüs gidemiyor. Önümüzde upuzun bir araç kuyruğu! Etrafta polisler var. ‘Haydi, bu da nesi?’ diyorum. Şimdi tam kâbus oldu bu rüya. Kıpırtısız bir şekilde yolda beklerken, yanımdakilerden birinin telefon konuşmasına kulak kabartıyorum. 1Mayıs sebebiyle vapurlar da, motorlar da çalışmıyormuş. Polis tüm arabaları tek tek kontrol ediyormuş. Duyduğum en son cümleyi zihnimde tekrar ediyorum; ‘polis tüm arabaları tek tek kontrol ediyormuş’ İş saati, yüzlerce araç var ama! Derken insanların beklemeye pek tahammülleri kalmıyor ve bir bir otobüslerden, minibüslerden iniyor. Yollar araba ve insan seli olmuş adeta. Tam bir felaket görüntüsü… İnenlerden birinin yerine oturuyorum. Motor sesleri de duruyor ardından. Şoförlerin de pek gitme umudu kalmadı sanki? Hareket etmeden, öylece duruyoruz yolda. Saatime bakıyorum bir ara, 2,5 saat geçmiş ama hala görünürde köprünün girişi bile yok! Uyanmak lazım artık, uyanmalıyım bu kâbustan!

Ne zaman olduğunu anlamadan dalmışım. Gözümü açıyorum; o da ne? Sahiden trafikteyim. Araçlar kilit. İnsanlar yolda. Ama bu kâbustu, ben hala uyanamadım mı yoksa? Saatime bakıyorum günlerden 1 Mayıs, saat 10.30 Kulak kabartıyorum konuşulanlara: 1 Mayıs ya, ondanmış diyorlar! Hıı, ondanmış… Ben de çok kötü bir şey var sanmıştım!...

Birileri deseydi de keşke, biz de hiç çıkmasaydık evimizden. Uyandığımız andan itibaren günümüz kâbusa dönmeseydi ve biz gidilemeyen yollarda mahsur kalmasaydık...

29 Nisan 2007 Pazar

Yer açın! Protokol geliyoor

Bu cuma günü şirketin eğitimine gittim. Eğitim bir oteldeydi. Eğitim salonunda öndeki kırmızı koltukların tümü bomboş olmasına rağmen, içeri giren salonda şöyle bir göz gezdirdikten sonra, ön tarafı es geçip arkalara yöneliyordu. Bunu gözlemleyen eğitmen bir süre sonra dayanamadı ve:

“Öndeki koltuklar bomboş olmasına rağmen neden hiç kimse oturmuyor?” dedi. Ben de dayanamadım ve eğitmene şöyle cevap verdim:

“Hocam, öndeki kırmızı sıra protokole ayrılmamış mıydı?”
Hoca gülümsedi ve “Evet, onlar Genel Müdürlük çalışanları için ayrılmış, ama hepiniz Genel Müdürlük’te çalıştığınıza göre, oturabilirsiniz:)

Bizde bir organizasyon, konser, konferans vb hazırlanıldığında hep en öndeki koltuklar protokol için ayrılır.Vali, kaymakam, profesör, muhtar, bakan, zengin, ünlü… Hep başköşeye oturtulur. Bu durumu bilen ‘sıradan’ katılımcı ya da izleyici kimsenin yerine göz dikmemek için sorgulamadan arkalara oturmayı tercih eder. Eh tabi bunda bir de, “Bana dokunmayan yılan bin yaşasın”cılığın da etkisi yok değil! Göze batmamak ve anlatılacak konu kişiyi açmayacak olursa, rahat rahat dinlememek için gözden ırak yerleri tercih edenlerin sayısı da azımsanmayacak kadar fazladır…


Figen Karaaslan/27.4.2007 Cuma

28 Nisan 2007 Cumartesi

Hayata değince nağmesi değişen şarkılar

...
Yalanlar istiyorsan,
Yalanlar söyleyeyim
İncinirsin.
Yine de sen bilirsin?

Ferudun Düzağaç
............................................

...
Yalanlar söylemek istiyorsan
Yalanlar söyleyebilirsin
İncinirim!...
Yine de sen bilirsin?
Sana söyleme demiyeceğim!

Figen Karaaslan

26 Nisan 2007 Perşembe

Aşk özgürleştirir miydi?



Sevda kuşun kanadındaydı benim için.
Kuşun kanadı, uçmaya çalışırken kırıldı.
Zaman, yaralarını sarar sanmıştım,
Kalmamış gücüm...

Oysa ben aşk uçurur diye bilirdim.
Uçmaksa en büyük özgürlüktür sanırdım.
Meğer her şeyin bittiği yerde sen başlıyormuşsun?
Seni içimde var edebilmem için her şeyi bitirmem,
Her şeyi yeniden başlatmak için de seni içimden silmeliymişim.
Her şeyi kavradığımı sandığım noktada,
Aslında hiçbir şeyi bilmediğimi anladım!

Anladım, insan kafası karıştığı sürece âşık kalıyormuş.
Aşkın panzehiri netlikmiş.
O yüzden durgun sularda aşkla yüzülemezmiş.
Aşk, bir bardak suda bile fırtınalar kopartırmış...


Figen Karaaslan
8.2.2007/İstanbul

24 Nisan 2007 Salı

Seyrüsefer






Kararsız yolculara ithafen...

Gitmek mi zordur yoksa kalmak mı?
Yoldan vazgeçenin,
Gitmeyenin aklı, yolda kalmaz mı?

Uzun zamandır seyrüseferdeyim. Artık dur- kalk, dur-kalk yapmaktan yoruldum. Ben gaza basmak istiyorum. Yolculuğun ne kadar süreceğini düşünmüyorum. Duraklamadan, hız kesmeden gitmek istiyorum sadece. Varış noktamın sonuyla ilgili de bir beklentim yok. İyi ya da kötü... benim için asıl olan, seninle birlikte yaptığım yolculuğun kendisiydi.

Ben son sürat gitmek istiyorum! Düşünülen planların, kötü olasılıkların ya da temkinli yaklaşımların hızımı yavaşlatmasına izin vermeden; gitmek... Ama sen, düşüne düşüne arkamdan gelene kadar ben çoktan yolu almış, gitmiş olacağım sanırım?

Uçmak çok keyiflidir. Yokuş aşağı kendini bırakıp koşmak da... Ama ikisinde de her zaman düşme riskin vardır. Belki de bu risktir aslında bu duyguları daha heyecanlı hale getiren...

Hep, ‘ya düşersem’ mi diyeceksin? Bu zevkten mahrum mu kalacaksın yoksa bu keyfi yaşayacak mısın? Sonunda düşme ihtimalin olsa da, sence buna değmez mi, yaşarken hissedeceklerin? Hem düşsen; düşşem ne olacak ki? Belki biraz sızlayacak ama sonra acın hafifleyecek, an gelecek yine unutacaksın. Daha önceden unuttuğun gibi... Ama uçarken ya da yokuş aşağı koşarken hissettiğin keyfi hiç unutmayacaksın.

Figen Karaaslan
30.06.2006 /İstanbul

23 Nisan 2007 Pazartesi

Yalnız Park


Koca parkta yalnızlığımla yürüyorum, kimsecikler yok etrafta. Bir tek hafızamın derinliklerindeki anılar eşlik ediyor bana. Onlar da uzaktan koşup geldiler, yalnızlığıma…
Bir ara elim telefona uzanıyor; seni aramak, yol boyu seninle yürümek için. Sonra içimdeki tereddütler galip geliyor ve bu fikrimden vazgeçiyorum.

Koskoca parkta ne gülen çocuklar var; şen gönüllü, umarsız… Ne oynaşan kediler, köpekler var etrafımda. Çocuksuz salıncaklar, kaydıraklar var parkta ve manasızca duruyorlar öylece boşlukta.

Kilometre kareye düşen yalnızlığımı hesaplıyorum anlamsızca. Yalnızlığı damarlarımda hissediyorum o anda adeta. Bir tek ses var etrafta. O da soğuk betona vuran adımlarım. Kaldırımın soğuğuyla ağırlaşan bu sesler, adeta kalbime işliyor her adımımda.

Bu soğuk yalnızlığın içindeki tek tesellim; az da olsa, ışıyan güneşin içimde yarattığı sıcaklık hissi… Yürürken bir salıncağa takılıyor gözlerim, yavaş yavaş ve yorgunca salınan. Salıncakta, terkedilmişliğin yeni izleri var. Anlamını yitirmiş, sıradanlaşmış, eksik bir salıncak gibi şu anki boşluğuyla. Yavaşça salınan bu salıncağa bakarak “bir çocuğun izi” diye düşünüyorum. Yalnızlığın son hali var sanki salıncakta. “Ben buradayım” dercesine hala sallanan, varlığını göstermek istercesine direnen ve bekleyen bir salıncak…

Bunları düşünüp, yürürken; parkı mahalleyle buluşturan kapının eşiğinden geçiyorum. Ve başka bir dünyaya geçmişcesine, düşüncelerim de sıradanlaşıyor.
Yoldan geçen arabalarla, kaldırımda yürüyen yayalarla ve boşluğa çarpıp etrafa yayılan seslerle, yalnızlığım da son buluyor. Ben de, bu hareketli dünyaya ayak uyduruyorum. Ne anılar kalıyor aklımda, ne yalnızlık düşünceleri, ne çocuklar, ne salıncaklar…
Gündelik hayatın sıradan düşüncelerine “merhaba” deyip, kendimi bu düşüncelere teslim ediyorum o anda.


Figen Karaaslan
27.04.2000 – Kıbrıs / Lefkoşa
Kumsal Park

22 Nisan 2007 Pazar

Ağlayan Kadınlar Lahdi




'Ağlayan Kadınlar'ın lahdi, birçok aşklarını gömdükleri yürekleriydi...

Figen Karaaslan

Kadın olmak...



Kadın olmak delilikti bu dünyada!
Dün şımarıklık kaplamışken içimi,
Bugün hüzünlere boğulmuşum gırtlağıma kadar.
Yaşam en koyu hüzünlerini ekmiş içime,
Işıyan günle birlikte...
............................................................................................................

Figen Karaaslan
28 Mart 2006/ İstanbul

Gözlerin ay ışığı rengi





Gözlerin ay ışı rengi,
Bakışların bulutlu
Sen baktıkça bana
Ay ışığı doluyor gözlerime.
Bir seni bekliyorum,
Bir de geceyi.

Pencerelerimden sızıyorsun odama
Perdelerimi hiç kapatmıyorum sana
Işıkları söndürdüm
Yine seni bekliyorum

Işığına bulaşmış denizlerde
Yıkanıyorum geceleri
Yakomozlarla kurulanıyorum
Ve yansıttığın sevginin ışığıyla,
Adeta parlıyorum.

Gündüzlere küstüm,
Gözümü kapatıyorum gün ışığına
Ve seni düşünüyorum.
Senin ışığınla dünyayı unutup
Kör oluyorum adeta!

Ehlileştirilemeyen vahşi yürekler



Aşkta, elde avuçta tutulmayacak tipleri evcilleştirmeye çalışıyordum. Aşk kolay olmamalıydı, aşk hafife alınmamalıydı. Aşk için uğraşmalıydı insan, çaba sarf etmeliydi…

Aşk hırsızlarını, uçarıları aşka bağlamak istiyordum. Benim için sevda bir meydan savaşıydı. Aşk bir oyun demezler miydi zaten? Kazanırsam, sen olacaktın en büyük kazancım. Güzel hatıralar ise yaşam boyu sürecek ödülüm olacaktı…

Hissettiğim duyguların %70’i sana dairdi. Geri kalanı ise hissetmek istediklerimdi hep.

Ehlileştirilemeyen vahşi yüreklerdi beni çağıran.Vahşi atlar gibi doğada bir başına özgürce koşan, uzaktan baktığında zor olmasının albenisiyle 'senin olması' için büyük istek uyandıran... Özgürlüklerinin ayak seslerini yüreğimde duyuyordum, tüm benliğimi sarsan. Olağan bir duygu olmamalıydı aşk zaten, sarsmalıydı. Elinle koymuş gibi bulmamalıydın. Zor aşklar, hatta imkânsız aşklardı insanların yüreğinde silinmez izler bırakan...

Bildiklerimin, tanıdıklarımın, ötesinde bana kendimi bile unutturacak insanlar için “yapmam” dediklerimi yapıyordum. 'Yapmam' dediklerimi yaptıkça, bunları nasıl yaptığıma şaşırır buluyordum kendimi. Aynı zamanda tuhaf bir şekilde daha çoğunu yapmak için içimde arsız bir istek bitiyordu.

Ehlileştiremediğim kalbim, ancak bir benzerine kayıtsız kalamazdı!