15 Nisan 2009 Çarşamba

İki zıt yöne giden yoldur aşk!



Bu yazıyı bir blog sayfasında okudum. Benim hayatımdan tanıdık imgeler bulunduğu için yazıyı, kendi blog sayfama yazmaya karar verdim...


Biri İstanbul’dan, diğeri İzmir’den kalkan iki otobüs dinlenme tesisinde mola verirler. Önce gelen İstanbul otobüsünden, sessiz ve çiğ yağan bir gecenin ortasına iner kadın.

Cam kenarında bir masaya oturur. Sigarasını yakar kahve yanına. Gözüne kirli sokak köpeği ilişir. Kocaman, kahve gözlerinde meraklı bakışını fark eder. Tebessüm eder kendi kendine.

O sırada diğer otobüs girer tesise, köpek oturduğu yerden hiç acele etmeden kalkar. "Burası benim ama hadi gel bakalım" der gibi, kocaman demir yığınına kafa tutar sakinliğiyle... Kapı açılır, insanlar iner tek tek, sokak köpeği ile birlikte seyreder kadın yeni gelenleri.
Birden otobüsün kapısından beyaz gömlekli, uzun boylu bir adam iner. Gözleri karşılaşır, yüzyıl gibi gelen o kısacık anda. Başını önüne eğer kadın, utanmıştır. Kalp atışlarının hızlandığını hisseder. Adam gelip tam karşısındaki masaya oturur. Bir sigara daha yakar kadın, adam da! Yine kaçamak bakışlarda yakalarlar birbirlerini. Küçük bir oyun başlamıştır aralarında, kim kimi bakarken yakalayacak?
Erkek, hoş bir bayan olduğunu geçirir içinden. Kendi otobüsünde olmadığını hatırlar, dönüp dışarıda duran diğer otobüsün tabelasına bakar, acaba nereye gidiyordur kadın? İzmir! Kahretsin der içinden, ters yönlere gittiklerini fark ederek.
İçinden kalkıp kadının masasına gitmek gelir. Bir bahane arar, telaştan aklına bir şey gelmez. Bir müddet daha sürer küçük oyunları. Kadının görmediğini umarak, çakmağını gizlice cebine koyar adam. Artık sohbeti başlatacak bahane hazırdır. "Pardon, ateşiniz var mı?" Tam ayağa kalkmak üzereyken, terminalde ne dediği tam olarak anlaşılmayan anons duyulur. Ancak ikisi de bu anonsun otobüslerin hareketi için yapıldığını biliyordur.
Gitme vakti gelmiştir. Aynı anda ayağa kalkıp, kapıya doğru yürürler. Kaptanlar marşa basmıştır. Sessizliği bölen motor gürültüsü ve yüzlerine vuran rüzgarla bir an duraksarlar. İçi hüzün dolu bir bakış buluşur gözlerinde, son olduğunu bilerek... Gülümseyerek, otobüslerine doğru yürürler. Binmeden, bir defa daha görebilmek için aynı anda dönüp bakarlar geriye. "Ne yapalım?" der gibi, ellerini iki yana açarak durur kapıda genç adam. Tebessüm eder kadın, "kader" diye seslenir. İki otobüs aynı anda ayrı yönlere hareket eder.
Işıkları söndürür muavinler. Geride tek başına kalmıştır, kocaman kahve rengi gözlü köpek. Yolcular uykuya dalar. İzmir-İstanbul arasında iki ayrı yolda, iki kişi gözlerini kapatmadan, karanlığın içinde cama vuran farları seyreder. Birbirlerinden habersiz aynı şeyi düşünürler: Zıt yönlere giden yoldur aşk! Kaderi, geçmişlerini, eski ilişkilerini hatırlayıp, aynı anda bilmeden sonsuzlukta çarpıştırırlar fikirlerini.

Kader bu ya, kim bilir, belki bir gün, bir yerde, yeniden...

-Alıntı-

10 Nisan 2009 Cuma

Özümüzden koptukça




Doğadan, özümüzden kopmuş; yaptığımız büyük binalara hapsetmişiz kendimizi.




Apartmanlarımızda kedilerle, köpeklerle, kafeslere kapattığımız kuşlarla ve küçük saksılarımızdaki bitkilerle ancak bir arada olabiliyoruz; atlar, yunuslar gibi büyük hayvanlarlaysa kesinlikle bir arada olamıyoruz. Doğadan kopuk, kendi doğamıza uzak ve aykırı yaşıyoruz. Hayvanlar doğada, biz dört duvar arasındayız ve ne yazık ki her geçen gün daha yüksek duvarlar örüyoruz onlarla aramıza ve duvarlarımız yükseldikçe sevgiden de uzaklaşıyoruz daha fazla...




Figen Karaaslan

10.04.09/ İstanbul

Nisandır...


Nisandır, gözlerinizi kapatırsınız. Ilık bir rüzgar, mis kokulu. Mor salkımlar yakalar köşe başlarında. Fulya kokuları, nergisler peşinizi bırakmaz. Mavi mine çiçekleri işlemek istersiniz her yere. Aşk mevsimi gelmiştir. Sabahları daha erken kalkılır. Bu, kahvaltı yapabilmek demektir. Ne demiştir Cemal Süreyya, "Yemek yemek üstüne ne düşünürsünüz bilmem, ama kahvaltının mutlulukla bir ilgisi olmalı"... Üşenmeyip gidip, simit alınır, meyve suyu sıkılır, yumurta haşlanır. Bazen küçük yürüyüşlere bile zaman kalır. Şu köşede bir fırın açılmıştır, az ilerde bir çiçekçi. Mahalleye beyaz bir köpek gelmiştir. Eski dost, dişi kedi Sultan, ağaç tepelerinde çapkınlığa başlamıştır. Dönüşte asansörü kullanmaz, merdivenleri ikişer üçer çıkarsınız. Tüm vitrinleri eflatunlar, pembeler, maviler kaplamıştır. Ucuzluğu bekleyecek haliniz yoktur. İçinizdeki renk dışa vursun istersiniz. Kazıklandığınızı bile bile birkaç parça şey almadan çıkmazsınız mağazadan. Kutular açılır, yazlık takılar bulunur. Hava daha çok ısınmamıştır. Zemheri zürafası gibi olsanız da fark etmez. Bir kere içiniz ısınmıştır. "Ben her bahar aşık olurum" şarkısı aslında herkes için yapılmıştır. Evli bekar, genç yaşlı hiç fark etmez. Etrafta aşık olunacak birileri hep vardır. Yavaş yavaş flört etmeye başlarsınız. Çift anlamlı sözcükler, küçük kahkahalar, çapkın bakışlar. "Bir şey var aramızda" şiiri dilden dile dolaşır. Sokakta yürürken, çalışırken, ya da alakasız yerlerde kendi kendinizi gülümserken yakalarsınız. Fark edip soranlara "Beni bu havalar mahvetti.", ya da "Yok bir şey, aklıma bir şey geldi de..." yollu yanıtlar verirsiniz. Aslında bir şey vardır, tam yüreğinizin ortasında kanat çırpmaktadır. Bir heyecan dalgası yalayıp geçer ara sıra. Hep böyle olsam dersiniz. Bu işle doğrudan ilgisi olmayanları da etkileyen bir olumluluk sinmiştir üstünüze. Başka zaman olsa, bar bar bağıracağınız durumlarda olgunca gülümsersiniz. "Bırak ben yapayım" dersiniz, "Önemli değil" dersiniz. Bir sevecenlik akar gider üzerinizden tüm canlılara. Durmadan bir şeyleri unutursunuz. Anahtarı kapının üzerinde, çantanızı iş yerinde… Yolunuzu kaybedersiniz. "Aman sarsağın biriyim zaten" diye geçiştirirsiniz. Kışın böyle şeyler olmamıştı. Neyse ki enerji dolusunuzdur. Oraya koşturur, buraya koşturur, yüklersiniz akılsız başınızın cezasını ayaklarınıza çektirirsiniz. Şiirler karalarsınız oraya buraya. Ne çok Nisan şiiri yazılmış şaşarsınız. Şarkılar mırıldanırsınız. Islık çalarsınız biteviye. Her sevgilinin bir şarkısı vardır. Şarkılardan fal tutarsınız. Filmlerin en vurucu bölümleri gözlerinizin önüne gelmeye başlar. "Singing in the Rain"de Gene Kelly ile dans eder, "The Way We Were"de Barbra Streisand'ın ayakkabısını bağlarsınız. "Love Story"de "Aşk hiçbir zaman pişmanlık duymamaktır" sözleriyle bağlarsınız işin sonunu. Nisan yağmurları vardır sonra. Yağmurda ıslanmak için şemsiye almazsınız. Nisan yağmurları kısa sürer bilirsiniz, hayatınız gibi. Bir damlasını bile ziyan etmemek için çabalarsınız. Hele leylaklar da görünmeye başladı mı sağda solda kaçış yoktur. Dayanamaz, tüm çiçeklerinizi açarsınız.

CAN DÜNDAR