29 Aralık 2008 Pazartesi

Yeni bir yıl yeni bir yaşam olsun




2008 bitiyor. Diğer yıllar gibi gelip geçiyor. Az bir zaman sonra 2009’a gireceğiz. Yeni umutlarımızla yeni hayallerimizle birlikte… Kim bilir acı, tatlı neler yaşandı geçtiğimiz bu yılda?

Hayat bir öğrenme yeri. Yaşanmadan anlaşılmıyor hiçbir şey. Yanlış tercihlerim de oldu benim, herkes gibi... Yanlış insanlarla da kesişti yolum. Bunların yanlış olduğunu, sonucunu gördüğüm için biliyorum. Hatalar olgunlaştırıyor, büyütüyor insanı. Hak ettiğimiz ya da hak etmediğimiz için yaşıyor ya da yaşamıyor değiliz birçok şeyi. Her şey seçimlerimizin sonucu olarak yansıyor yaşamımıza. Yaşamınızı beğenmiyorsanız, yaşam oyununuzu baştan yaratın. Sadece bazı kısımları beğenmiyorsanız, yazdığınız oyunda değişiklikler yapın kendiniz için. Hayatınızı koca bir yanılgının üzerine de kurmuş olabilirsiniz ve bunu yıllar sonra anlamış da olabilirsiniz. Ama aslında hiçbir şey boşuna yaşanmamıştır. Ve hiçbir şey için geç değildir. Yeter ki siz, bir şeylerin böyle olmaması gerektiğinin farkına varın ve fark ettiğiniz andan itibaren bunun için bir şeyler yapın…

İyi yıllar.

Figen Karaaslan
29.12.2008

18 Kasım 2008 Salı

Can acıtıcı bir doğum günü yazısı...






Bir yaşıma daha girdim!

Bugün Kasım’ın 18’i, benim doğduğum gün. Bu yıl bir yaş daha büyüdüm uzun zaman sonra…

Çok değil, birkaç ay öncesine kadar ne çocuksu hayallerim, ne iyi niyetli düşlerim vardı. Ne “iyi” bilirmişim insanları meğerse… Ne saf düşüncelerim varmış, her ağızdan çıkanı genellikle doğru sandığım ve inandığım. Ben dünyada yaşamıyormuşum? Ya da herkesin dünyası bana biraz başka gözükmüş galiba? Biraz ayaklarım havada kalmış. Dünyada uyumuşum, k..ım açıkta kalmış:) Ben zeminin üstünde kendi halimde dururken, bazı olaylar ve insanlar çekince altımdaki zemini, dengem bozuldu ve düştüm. Canım acıdı ama yerde kalmadım. Kalktım ve içime daha çok baktım. Zamana ayak uyduramayan ve üzülmeme sebep olan inançlarımı törpüledim, bir daha acıtmasın diye…
Masallarda bile sadece iyilerin olmadığını hatırladım. Kendime sarıldım, kendimi dinledim ve kendi yaşamımı tüm benliğimle kutsadım. Nicedir ihmal ettiğim, belki başkaları üzülmesin diye kendi kendimin üzülmesine sebep olduğum varlığımdan özür diledim. İyi niyetimi hissedip de beni daha rahat üzen insanlara, dişlerimin olduğunu ama onları kullanmamayı seçtiğimi her şeye rağmen gösterdim. Isırılsam bile, insan olmayı bildiğim için ısırmayacağı mı da…
Her zaman derim; Bu dünyada iyi kalmak, kötü olmaktan daha zor diye. Yine zor olanı seçiyorum ve başarıyorum.
Evet, koruyun beni, kollayın beni. Bir sonraki ya da daha sonraki yaş günümde tedavülden kalkmadan, soyum tükenmeden koruyun beni! İyi ki varım! İyilerle, sevenlerimle ve seveceklerimle birlikte nice yıllara…

Bu yıl kaybettiğim, yerine yeniden koymamın mümkün olmadığı şeyler var. Ben değiştim, dünya değişti. Hiçbir şey benim için eskisi gibi değil artık. Dünyamı yeniden yaratıyorum…

Figen Karaaslan
İstanbul/2008

8 Kasım 2008 Cumartesi

Güzelliğin ve güzellerin başkenti İstanbul







İstanbul ne büyülü şehirdir, yıllardır peşinde koşulan.
Asya ile Avrupa’nın ortak noktasıdır buluşulan…


Her iki kıtanın da gözbebeğidir.
Belki de her iki kıtanın arasında kalmasındandır gizemi…
Yaşadığı ve yaşattığı kültürlerin, medeniyetlerin izlerini taşır.
Yıllar geçse de eskimez ve bitmez güzellikleri İstanbul’un.

İstanbul’un havasını taşıyan kızlarında da aynı büyülü ve gizemli hava vardır.
Bu yüzdendir İstanbul’un kızlarının çekiciliği, gizemi ve cilvesi,
İstanbul’un havasını solumaktan…
İstanbul’da yaşamış kadınların yüzündendir bir anlamda İstanbul’un güzelliği…


Dario Moreno’nun seslendirdiği, sözleri Fecri Ebcioğlu’na ait güzel bir şarkı olan İstanbul’un Kızları’nın şarkı sözünü yazıyorum size. Ama size tavsiyem; sözleriyle yetinmeyip, Dario Moreno’nun ‘Dario Moreno’suz 40 Yıl’ albümünü alarak şarkıyı canlı olarak dinlemeniz.


İstanbul'un Kızları

İstanbul'un kızları bilsen ne şeker
İnsanı uzaklardan yanına çeker
Unutamam o İstanbullu kızları
Hepsi güzel.

Bir tanesi ilk bakışta büyüledi
Sevdim onu.
Nerde olsam
Kader bırak onla beni
Hep yaşasam…

İstanbul'un kızları bilsen ne şeker
İnsanı uzaklardan yanına çeker
Unutamam o İstanbullu kızları

Sen olmasan yaşayamam
Sen olmazsan anlayamam
Mehtap güneş dünya boştur
Aldırmam ben
Yeter ki sen gitme benden

İstanbul'un kızları bilsen ne şeker
İnsanı uzaklardan yanına çeker
Unutamam o İstanbullu kızları

Ah şu İstanbul'un kızları
Ayın güneşin mevsimin yıldızlarıdır
Dünya bilir ki hepsi hepsi güzeldir
Unutamam unutamam İstanbullu kızları ben.
Söz: Fecri Ebcioğlu
Müzik: M. Jourdan –Hugues Aufray
Seslendiren: Dario Moreno


Figen Karaaslan
8 Kasım 2008/ İstanbul






24 Ekim 2008 Cuma

Gülmece


Çocukluğumun bir numaralı kahramanı: Kurabiye Canavarı.

Onunla ortak bir noktamız var. İkimiz de kurabiyeyi çok seviyoruz:)
Kurabiyenin hiç bir türlüsüne kıyamaz O:)
Figen Karaaslan

23 Ekim 2008 Perşembe

Büyü Dükkanı


İnternette bulduğum, hoşuma giden hikayeyi sizinle paylaşmak istedim...


Uzak diyarlardan birinde bir ülkede, yemyeşil tepelerin arasında kışın bembeyaz bir kar örtüsü ile baharda rengârenk kır çiçekleri ile kaplanan bir vadi vardı. Ortasından küçük bir ırmağın geçtiği bu vadi "büyülü vadi" olarak anılırdı. Ona bu adı veren ise, vadideki ilginç bir dükkân ile bu dükkânda yaşananlardı. Ünü ülkenin dört bir yanına yayılmış olan dükkânın adı "büyü dükkânı" idi. Büyü dükkânı’nın sahibi ak saçlı, aksakallı bir ihtiyardı. Burası, aynı zamanda onun yaşadığı yerdi. Bu nedenle dükkânın dışarıdan görüntüsü tıpkı bir ev gibiydi. Üç tarafında da yeşil çerçeveli pencerelerin olduğu tamamı ahşaptan yapılmış olan bu binaya bir verandadan giriliyordu. İçeri girer girmez, ilginç eşyalarla donanmış oldukça geniş bir oda ile karşılaşıyordunuz. Büyük bir kütüphane, üzerlerinde çok sayıda eşyanın bulunduğu raflar, masa ve konsollar dükkânın dört bir tarafını kaplıyordu. Ancak bu kalabalık görüntü içinde çok etkileyici bir düzen göze çarpıyordu. Bütün eşyalar belli bir estetik içinde duruyor ve bu estetik hiçbir zaman bozulmuyordu. Büyü dükkânını çevreleyen pencereler, içerdeyken bile günün aydınlığına ve vadinin güzelliğine hâkim olmanıza izin veriyordu. Dükkânın içinde arka taraftaki bölmeye açılan bir kapı vardı. Bu bölmede mutfak, banyo ve yatak odası bulunuyordu. Dükkâna gelen müşteriler, arka tarafa açılan kapıyı daima kapalı görürlerdi. Her insanın yaşamında çok istediği ancak sahip olamadığı bir şeyler vardır ya da sahip olup, kaybettiği şeyler... Bazen de sahip olduğu ancak kurtulmak istediği şeyler. İşte bütün bunlar, o ülkede yaşayan insanların bir kısmı için, büyü dükkânına gelme nedeniydi. Bu dükkânda, isteklerinizi sınırlamak zorunda değildiniz. Müşteriler, hayal edebildikleri her şeyi isteme ve alma hakkına sahiptiler. Tabii, bedelini ödedikleri takdirde… Her yerde olduğu gibi bu dükkânda da almak istediğiniz şeyin bir bedeli vardı. Bu bedelin ne olacağı dükkân sahibiyle yaptığınız pazarlık sonucunda ortaya çıkardı. Ancak, büyü dükkânında yapılan pazarlıklar günlük yaşamdakilerden biraz farklı olur ve pek çok müşteriyi şaşırtırdı. Dükkân sahibi yaşlı adam her sabah gün ağarırken kalkar, kendine büyük bir fincan kahve yapar ve bir insanın isteyebileceği her şeyin var olduğu dükkânıyla gurur duyarak kahvesini yudumlardı. Kahvenin ardından gelen zevkli bir kahvaltıdan sonra da pencerenin perdelerini sonuna kadar açarak, sallanan koltuğuna oturur ve içeri dolan gün ışığının yardımıyla okumaya başlardı. Büyü dükkânında satıcı olmak bilgelik isterdi. O güne kadar dükkâna gelen hiçbir müşteriyi geri çevirmemişti dükkân sahibi. Herkes çok istediği bir şeye sahip olmak uğruna onca yolu göze alarak gelir ve mutlaka alabileceği en iyi şeyi almış olarak çıkardı. Ama genellikle aldığı şey, istediği şeyden çok farklı olurdu. Yaşlı adam ara sıra, okuduğu kitaptan başını kaldırır, yolu gören pencereye bir göz atardı. O gün de sabah, dışarı baktığında yağan karın yolu iyice kapattığını gördü. Bu havada gelen giden olmaz diye düşünüp hüzünlendi. Büyü dükkânı, hemen her gün bir müşteri ağırlardı. Ancak, yılda birkaç kere de olsa kimsenin uğramadığı günler olurdu. Yaşlı adam, o günün de bunlardan biri olmasından korktu. Nedense işsizlik içini ürpertmişti. Tam o sırada uzakta bir karartı gördü. Kar beyazının kamaştırdığı gözlerini kırpıştırıp tekrar baktığında, bunun yaklaşmakta olan bir insan olduğunu anladı.
İçini bir sevinç kapladı. Gidip sobasına bir odun attı ve tam pencerenin karşısındaki sallanan koltuğa oturup, müşterisini beklemeye koyuldu. Kış mevsiminin bu soğuk gününde epeyce üşümüş, yorgun düşmüş olmalıydı. Kapının önüne gelinceye kadar gözlerini hiç ayırmadan izledi onu. İyice kulak kabarttı. Üç basamakla çıkılan, ahşap zeminli verandadaki ayak seslerini ve onlara eşlik eden gıcırtıyı duymaktan çok hoşlanırdı. Beklediği kişinin ayak sesleri ikinci basamakta kesilirdi. Müşteri çalmadan, kapıyı açmamayı prensip edinmişti yaşlı adam. Çünkü hemen herkes o kapının önünde durup, bir kez daha düşünürdü. Kapıyı çalmaktan vazgeçip dönenler az da olsa olmuştu. O gün de aynı şeyi yaptı. Sonunda kapı çalındı. Açtığında, karşısında soğuktan kızarmış elleriyle atkısını çıkarmaya çalışan bir erkek gördü. "İyi sabahlar. Girebilir miyim?" diye sordu müşteri. Dükkân sahibi müşterisini içeri aldıktan sonra ısınması için ona bir kahve ikram etti. Sessizce kahvesini içerken etrafı seyreden adam, karşısında oturan yaşlı satıcının ikna edilmesi pek güç olmayan biri olduğunu düşündü. Herhalde o da müşterisini anlar, onun haklı isteğini geri çevirmek istemezdi. Acaba büyü dükkânından çıkarken istediği gibi bir alışveriş yapmış olacak mıydı? Bir süre söze nasıl başlayacağını bilemedi. Belki de dükkân sahibinin bir şeyler söylemesi gerekirdi. Ancak karşısında sabırlı bir ifade ile müşterisinin gözlerinin içine bakarak oturan satıcının, alışverişi başlatmaya niyetli olmadığını anladı. Bu sabırlı bekleyiş onda hem cesaret hem de yumuşak bir etki oluşturdu. Anlaşılan, başlangıç sözleri kendisinden bekleniyordu. Sonunda fazla düşünmeden aklından ilk geçeni söyleyiverdi; "Ününüzü duyunca çok uzaklardan kalkıp geldim buraya. İstediğim şeyi, bir tek sizin dükkânınızda bulabileceğimi söylediler. Karşılığında ne isterseniz vermeye hazırım."
"İstediğiniz şeyin ne olduğunu öğrenebilir miyim?"
"Bakın, ben elli beş yaşındayım. Yani yolun yarısını geçeli çok oldu. Söylemeye dilim varmıyor ama yolun sonuna yaklaştım galiba. Bu gerçeğe tahammülüm yok.
“Ben bugüne kadar ki hayatımı geri istiyorum. Mümkün mü?"
"Elbette mümkün. Biliyorsunuz, dükkânımda her şey mevcut. Ancak tam olarak ne istediğinizi anlayabilmem için, bana geri istediğiniz hayatınızı biraz anlatabilir misiniz?" Dükkân sahibinin sorduğu soru, müşteriyi iç dünyasına döndürmüştü. Gözünün önünden geçen sahnelerin kendi yaşamına ait olduğunu kabul etmek için kendini zorluyordu. Bütün görüntüler, bir kargaşa ve telaş içinde birbirlerine karışarak geçip gittiler ve geride yalnızca ıssız bir hüzün bıraktılar. Hüznünün yüzüne yansımasına engel olamayan müşteri, yaşlı satıcının sorusu karşısında ancak şunları söyleyebildi; "Geçmiş yaşamımda birçok hata yaptım. Bunlar için pişmanlık duyuyorum. Yanlış kararlar verdim, kayıplara uğradım. Zamanı hovardaca harcadım. Bir gün bir de baktım ki, hayat yanımdan geçip gidiyor. Paniğe kapıldım ve bir çare aramaya başladım. Dostlarımla konuşmayı denedim. Beni teselli edip derdimi unutturmaya çalışanlar da oldu, yardım etmeye çalışanlar da. Ama hiçbiri kâr etmedi. Kendimi çok mutsuz hissediyordum. Derken, bir gün birisi bana sizden ve büyü dükkânından söz etti. Bunu duyar duymaz sanki içimde bir ışık yandı. Büyük bir umutla hemen yollara düşüp, size geldim. Kendimi çok çaresiz hissediyorum. Lütfen elli beş yılımı bana geri verin."
"Yani, siz pişmanlık duyduğunuz hayatınızı yeniden yaşamak mı istiyorsunuz?"
"Elbette hayır. Söylemek istediğim bu değil. Ben yalnızca kaybettiğim yıllarımı geri istiyorum. Eğer bir şansım daha olursa aynı hataları tekrarlamayacağım."
"Herhalde bunu çok istiyorsunuz."
"Evet, hem de her şeyimi verecek kadar."
"Peki, benim size vereceğim elli beş yılın karşılığında siz bana ne verebilirsiniz?"
"Ne isterseniz?"
"Sanki bunun için her şeyden vazgeçmeye hazır gibisiniz."
"Hiç kuşkunuz olmasın. Şu anda sahip olduğum her şeyden vazgeçebilirim. Yeter ki geride bıraktığım yıllarımı bana geri verin." Yaşlı adam ellerini sakallarında dolaştırırken, kendini sallanan koltuğunun devinimlerine bırakmıştı. Bir süre düşündü. Müşterisinin sabırsızlıkla, pazarlığın bitmesini beklediğinden emindi. Büyü dükkânına gelen kişiler, genellikle bir an önce istediklerini alıp gitmek için acele ederlerdi. Bu nedenle yaşlı adam, pazarlığın başındaki düşünce yolculuklarında yalnız kalırdı. Şu anda da sessizliğin yalnızca kendi işine yaradığını biliyordu. Koltuğu ile birlikte öne doğru eğilerek müşterisinin gözlerinin içine baktı ve ağır ağır konuşmaya başladı;
"Beyefendi, her ne kadar siz elli beş yıl karşılığında bana her şeyinizi vermeye hazır olsanız da, ben sizden bir tek şey isteyeceğim."
"Dileyin benden ne dilerseniz."
"Belleğinizi..."
"Anlamadım?"
"Belleğinizi dedim. Elli beş yılın yaşantısını içinde barındıran belleğinizi istiyorum."
"Ah evet anladım. İlginç bir bedel… Kabul ediyorum. Tamam, alın belleğimi."
"Emin misiniz?"
"Neden olmayayım? Elli beş yıl kazanacağım."
"Belleğinizi, içindeki her şeyle birlikte bu dükkânda bırakıp gideceksiniz. Elli beş yılın tek bir anını hatırlamayacaksınız, buraya neden geldiğinizi bile."
"Daha iyi ya. Her şeye yeniden başlayacağım. Zaten geçmişi hatırlamak istemiyorum ki."
"O halde, korkarım elli beş yıl sonra buraya tekrar gelirsiniz. Tabii o zaman benim yerime bir başkası size yardımcı olur."
"Hayır hayır. Emin olun ki, şu dakika belleğimi size bırakıp elli beş yılımı geri alacağım ve dükkânınızı bir daha dönmemek üzere terk edeceğim. Ve yine söz veriyorum, şu ana kadar yaptığım hataların hiçbirini tekrar etmeyeceğim."
"İsterseniz başka sözler vermeyin. Çünkü az sonra, belleğinizle birlikte bütün hepsini burada bırakıp gideceksiniz." Yaşlı adamın son sözleri, müşterinin duraklamasına neden olmuştu. Bu sözlerin anlamını kavrayabilmek için birkaç saniye düşünmek zorunda kaldı.
"Nasıl yani? Buradan çıktığımda hiçbir şey hatırlamayacak mıyım? Sizinle konuştuklarımızı bile, öyle mi?"
".................................."
"Yani hiçbir şeyi mi? Buraya neden geldiğimi, sizin kim olduğunuzu ve hatta..."
"Ne yazık ki!"
Yaşlı adam, şu anda pazarlığın sonuna geldiklerini hissediyordu. Karşısında oturan müşterinin yüzünde gördüğü aydınlanma, pazarlık sahnelerinin en hoşlandığı görüntüsüydü. Son sözleri müşterisinin söylemesini istediği için bir süre sessiz kaldı ve bekledi. Bu seferki sessizliğin, müşterisinin işine yaradığından emindi. Onun aydınlanan yüzünün ortasında parlayan gözbebekleri, yaşlı satıcı için sessizliğin içinden çıkacak sesli bir coşkunun habercisi gibiydi. Gerçekten de konuşmaya başlayan müşterisi onu yanıltmadı;
"Sanırım ne demek istediğinizi şimdi anlıyorum. Eğer elli beş yılın bedeli bu ise, pes ediyorum. Belleğimden vazgeçemem. Bu neye benziyor biliyor musunuz? Bir kadının, çok istediği bir tokayı, saçları karşılığında satın almasına. Çok ilginç bir insansınız. Bana büyü dükkânından almak istediğimden çok farklı bir şeyle çıkacağımı söylemişlerdi de inanmamıştım. Ben bugüne kadar ki yaşamımı almak için gelmiştim, ancak bugünden sonraki yaşamımı alıp gidiyorum. Size teşekkür ederim."
"Bir şey değil. Güzel bir pazarlıktı. Hoşça kalın."
-Alıntı-

22 Ekim 2008 Çarşamba

Temizlik yaptım bugün...


Temizlik yaptım bugün
Hem de tüm benliğimde...
Tüm kaslarımı, sinirlerimi, kemiklerimi hatta kanımı temizledim.
En küçük yerlerine, kıvrımlarına girmiş, sinmiş bütün pislikleri attım.
Kırgınlıklarımı dışarı çıkardım ilk önce...
Görmenizi isterdim.
İçimde ne kadar da büyük bir yer kaplıyorlarmış.
Kırgınlıklarımı atarken, bakmadım neydi onlar diye...
Gelecek, geçmişten çok daha fazla yaşanmaya değer…

Onların yerine bağışlamayı yerleştirdim özenle.
Titizlikle her kırgınlığın üzerine ektim bağışlamanın tohumlarını.
Bağışlamayı ekerken, tekrar kırılmaktan korkuyordum belki?
Kıskançlığımı çıkardım.
Meğer ben ne az kıskançmışım... Çok kolay oldu. Sevindim...
Sanki kaybettiğim bir eşyamı bulmuş gibi oldum.
Çok şükür ki kin ve nefret yoktu yüreğimde.
Nasıl temizlerdim bilmiyorum?
Sıra korkularıma gelmişti.
Çıkarmaya bile korktum önce.
Ne çok alışmışım onlarla yaşamaya.

Bunca acı ve endişeye nasıl alışılır anlayamadım.
Her gün yeni yeni endişelerle beslenen yeni korkular birikmişti içimde.
Mutluluklarımı, umutlarımı ne de çok ertelemişim...
O an bu ilgiyi onlara verseydim, her gün onları düşünüp birer umut daha
ekleseydim, almadan verip, beklemeden sevseydim, her şeyden önce içimdeki
sevginin ve gücün daha fazla farkında olsaydım böyle bahar temizliklerine
ihtiyacım kalmazdı...
Çok zorlandım korkularımı temizlemekte...
Birbirlerinin içine halkalar biçiminde girmişlerdi, kenetlenmişlerdi adeta.

Ama bir bebek şefkatiyle, öperek, severek, okşayarak ve onları bir zaman kabus gibi yaşamaktan pişmanlık duymayarak çıkardım içimden...
Kızsaydım korkularıma, bağırıp çağırsaydım onlara yine dönüp dolaşıp
geleceklerdi biliyorum.
Temizlik yaptım bugün, bahar temizliği...
Neşe ektim, hoşgörü, güven, sevgi ektim...
Almadan vermeyi, sevilmeden sevmeyi, paylaşmayı ektim...
Çılgınlık ektim, doğallık, bağışlama ektim içime...
Aşk ektim her hücreme... Coşku, heyecan, sessizlik ektim...
Tüm güzel fikirler sessizken geliyor bana.
Kabullenme ektim... Baş eğme değil!
Olduğu gibi kabullenme...

Edward Morrison

2 Ekim 2008 Perşembe

Çocuklar gibi coşkulu...



İnsanın içinde mutluluk hissi uyandırıyor öyle değil mi? :)

1 Ekim 2008 Çarşamba

25 Eylül 2008 Perşembe

Akışa güvenmek ve akışta kalmak...


Bana gelen mailden alıntı yaptığım harika bir yazı...



Güneş hiçbir zaman yarın yeniden doğar mıyım diye korkmaz, sadece doğar. Ağaçlar, çiçekler doğanın akışında zamanın gerektiğine uygun şekilde hareket eder. Zamanı geldiğinde çiçeklerini açar, zamanı geldiğinde kışa hazırlanmak için yapraklarını döker, "çıplak kaldım acaba bir sonraki dönem çiçek açar mıyım?" diye korkmaz... "Çıplak kaldım hiç yaprağım yok, insanlar benimle dalga geçerler mi?" diye düşünmez... Rüzgâr estiğinde hiçbir ağaç direnç göstermez. Rüzgârın estiği yönde eğilir... Direnç gösterdiğinde rüzgârın tersi yönünde hareket ettiğinde zarar göreceğini, dallarının kırılacağını bilir. Denizler yükseldiğinde geri çekileceğini de bilir... Geceleri gökyüzünü aydınlatan ay, ben hep dolunay kalmak istiyorum hiç yeni ay şeklini almayacağım demez. Gece gündüzü, gündüz geceyi, aylar mevsimleri, mevsimler birbirini takip eder. Yaz biter güz başlar. Yavaş yavaş yapraklar dökülmeye başlar. Artık yazın bittiğinin haberi gelir. Her bitiş yeni bir başlangıçtır... Yeni bir şeyin başlayabilmesi için eskiyi bırakmak gerekir. Değişimleri sevgiyle kabul etmek ve o anın tadını çıkarmak gerekir. Çünkü her yeni dönem en mükemmel haliyle gelir. Aslında insanların yaşamları da doğadaki akış gibi... Onu kontrol etmeye çalışan, tutunan, yapışan biziz. Bu yüzden yaşama dair isteklerimizin gerçekleşmesini engelleyen de biziz. Tek yapmamız gereken akışta olmak, akışa uyum sağlamak. Aslında bu dünyada her şey olması gerektiği gibi olması gerektiği zamanda ve akışta gerçekleşiyor.

Akışta olmak için ne yapmak gerekiyor?

Şu an yaşamınızda her şey çok kötü olabilir. Belki işsizsiniz, belki hiç paranız yok, belki çok kötü giden bir ilişkiniz var ya da yapayalnızsınız... Belki bu sorunların hepsini ya da birini yaşıyorsunuz. Ne yaşıyorsanız yaşayın şunu unutmayın: Akışa güvenin, yaşanan bu durum düzelecek. Hiçbir zaman böyle kalmayacaksınız. Sadece bu bir dönem. Sizin için yaşanan bir dönem. Dibe vurdunuz evet, ama kendinize dönüp bakmak için. Ne istediğinizi, yaşamda nasıl var olmak istediğinizi bilmek adına bunu yaşamanız gerekiyordu. Bu durumda olduğunuz için kendinize ya da başkalarına kızmayın, suçlamayın kimseyi. Yaşadığınız sorunlara tutundukça, endişeli oldukça çözüm de uzaklaşıyor. Endişe dolu duygulardır çözüm bulmamıza engel olan. İlk başta şunu fark edin; yaşadığınız olumsuz olaylar yaşamınızı yönetmeye başladıysa siz akışta değilsiniz. Yaşamın içindeyken insanlar korkularının, olumsuz duygularının farkına varamazlar. İyi bir ilişkiye sahip olduğunu sanır ama mutsuzdur, işinde iyi para kazanıyorsa yaptığı işin onu mutlu ettiğini sanır, ama yaratıcılığını kullanamadığı sinir ve stres içinde yaşadığı bir işi vardır... Yaşam koşturması içinde dönüp bakmaz kendine; ben neredeyim, ne yapıyorum, yaptığım bu şey bana mutluluk veriyor mu diye... Parasızlık korkum mu var? Yalnızlık korkum mu var? Yaşama güveniyor muyum? diye düşünmeyiz hiç... Hayatın kıyısından köşesinden tutmuş yaşıyoruzdur. Olumsuz duygular, inançlar insanı aşağıya çeken bir enerjiye sahiptir. İlerleyemez insan, olduğu yerde duruyordur. Bu yüzden bazen sıkıntılı durumlar fiziksel hayatımızda kendini gösterir. Aslında evren bize bağırıyordur: "Akışta değilsin." Korkuların seni yönetiyor... Yoldan çıktın... Direnç gösteriyorsun... Dön duygularına bak, iyileştir... Bırak olumsuzluğu, bırak korkuları... Sen güvendesin... Sevgiyle dimdik dur hayatta...

İşte, ancak işsiz kalınca durduk ve baktık... İlişkimiz bitince durduk ve baktık. Hasta olunca durduk ve baktık kendimize. Evren sonunda size sesini duyurdu. Evren size akışta olmadığınızı ancak böyle gösterebilirdi. Sorduk kendimize ben nerde hata yaptım diye?Her zaman olduğu gibi yine yaşamımızın sorumluluğunu almaktan kaçtık, başkalarını suçladık. Hata hep başkasında... Patronda, eşinizde vs... dedik çıktık işin içinden. Peki, biz ne yapıyoruz da yoldan çıkıyor ve akıştan kopuyoruz? Hangi düşünce ve davranışlar buna neden oluyor?Korkularla hareket ediyoruz, inancımızı ve güvenimizi kaybediyoruz, yaşamı kontrol etmeye çalışıyoruz... Bırakmaktan ve yeniye geçmekten korkuyoruz, tutunuyoruz, direnç gösteriyoruz ve yapışıyoruz; hayata, sorunlara, insanlara... Yeninin belirsizliğinden, değişimlerden korkuyoruz. Hâlbuki doğa ne güzel anlatıyor kendisini. Kışa hazırlanırken yapraklarını dökmekten korkmuyor hatta yaprakları bırakırken ayrı bir güzellik veriyor. Rengârenk oluyor o yapraklar... Bedeni çıplak kalıyor ağaçların ama kış için bunu yaşamaları gerekiyor, çünkü daha güçlü duruyor ayakta. Soğukla, yağmurla, karla daha iyi baş edebiliyor. Biliyor yapraklarını bırakmamış olsaydı daha büyük bir zarar göreceğini... Ağaçlar biliyor ki yeni döneme girdiklerinde daha da büyüyecek genişleyecek yaprakları daha da çoğalacak. Aslında doğa kendini yenilemekten her yeni gelene sevgiyle merhaba demekten, bir önceki dönemi bırakmaktan hiç korkmuyor... Her yeni dönemin hem tadını çıkarıyor hem de bizlere öğretiyor, yaşadıklarıyla huzur veriyor... Doğa çok şey öğretiyor bizlere. Yaşamın bize vermiş olduğu mesajları duymamazlıktan geliyor, görmüyor ve red ediyoruz. Yaşamı, insanları, olayları kontrol etmek her şeyi kendi istediğimiz şekle sokmak için o kadar çok mesai harcıyoruz ki; yaşamın neresinde olduğumuzu, ne istediğimizi, yaşamımızda hangi noktayı iyileştirmemiz gerektiğini göremiyoruz... Gerçeklerle yüzleşmek, kim olduğumuzu bilmek ağır ve zor geliyor. Şikâyet edilen hayata devam etmek daha kolay geliyor. Hangisi zor sizce? Kendinizle yüzleştiğinizde gördüğünüz sıkıntılarınızı, korkularınızı, yaşadıklarınızı, geçmişinizi bırakmak mı? Ne istediğinizin farkındalığıyla yaşamak mı? Yoksa sıkıntılarla dolu hayata, mutsuz yaşamınıza ömür boyu aynı şekilde devam etmek mi?Geçmişte yaşamış olduğunuz olayları değiştiremezsiniz. Ama yaşanan olaylarda izler bırakırız, duygularımız o olayla birlikte orada kalır ve o duygular geleceğe taşınır. Şöyle düşünün çocukken trafik kazası geçirdiniz. Bu kaza olmuştur, bunu değiştiremezsiniz. Ama sizin orada bırakmış olduğunuz korku dolu duygularınız siz her arabaya bindiğinizde sizinle gelir. Yaşam kaliteniz düşer. Her an stres ve korkuyla bir yaşam başlar hayatınızda... Kötü yapılmış bir evlilik, terk edilmeler, ayrılıklar, ölümler, cinsel taciz, yaşanan bir iflas, cinayet vs... Olaylar değildir aslında geleceğe taşıdığınız, o olaydaki duygulardır. NLP'de time line diye bir teknik kullanırız. Olumsuz duyguları kabullenmenin getirdiği güçlü enerjiyle değiştiririz geçmişin izlerini... Olaylara yapıştırdığımız duyguları bırakırız. Bu teknik, geleceğe güzel düşüncelere, niyetlerle ve hedeflerle başlamanıza yardımcı olur. Bu çalışmanın sonunda yaşanan olay orada geçmişte durur ama duygular iyileştiği için bakış açısı değiştiği için olay aynı kalsa bile artık size bir şey ifade etmez. Her bu çalışmayı yaptığımda şunu çok daha iyi anlarım: Geçmişimizde yaşanılan tüm olumsuzlukları, kırgınlıkları, öfkeyi bırakmazsanız, geleceğe ne kadar güzel bakarsanız bakın, ne kadar olumlu düşünürseniz düşünün tam olarak huzurlu olamıyorsunuz. Bu yüzden geçmişi bırakmanız gerekiyor. Geçmişiniz şu anki sizi oluşturdu. Orada yaşamış olduğunuz deneyimler sizi büyüttü, geliştirdi... Çok şey öğretti... Ama geçmiş yaşandı ve bitti. Her yeni güne geçmişinizden getirmiş olduğunuz izlerle, duygularla korkularla başlarsanız geçmişinizi yaşamaya devam edersiniz. Geleceğiniz geçmişiniz olur. Yeni güne, yeniye, geleceğe tam olarak geçemezsiniz. Çünkü tutunduğunuz, bırakmak istemediğiniz geçmişinizdeki duygular ayağınızda pranga olarak sizinle geliyordur.
Siz de şöyle bir çalışma yapın, 21 gün boyunca bırakma çalışması...

Her gün bir duygunuzu bırakın. Geçmişle ilgili kırgınlıklarınızı, öfkenizi, affetmediğiniz kişileri bırakın. Affedin ve özgürleşin. Kendinizi özgür bırakın. Geçmişe tutunmayı bırakın. Kendinizi öfke ile beslemeyi bırakın. Hırslarınızı, intikam alma ihtiyacınızı bırakın. Kendinizi ispat etmeyi bırakın. Şu anki yaşamınızda sizi huzursuz eden, enerjinizi düşüren ne varsa her şeyi bırakın. Güvensiz bir ilişki içindeyseniz, güvensizliği bırakın. Bırakmaktan korkmayın. Siz güvensizliği bıraktığınızda karşınızdaki kişinin yaşamınızdan gitmesi gerekiyorsa gider... Ama sizin için hayırlı bir ilişki ise, mutlu olacağınız kişi buysa yaşamınızda olur ve değişen tek şey ilişkinizin huzurlu olmasıdır. İşinizde mutlu değilseniz bırakın. Belki başka bir iş yapmanız gerekiyordur. Cesaretle adım atın. Kendi değerinize sahip çıkın. Siz mutsuz ve huzursuz olduğunuz şeyleri kendi isteğinizle sevgiyle bırakmazsanız, bırakmak zorunda kalacaksınız... Evinizde sizi rahatsız eden eşyalarınızı bırakın. Gardırobunuzdaki kullanmadığınız eşyaları bırakın. Olumsuz inançlarınızı bırakın. Yaşamınızda dram yaratma ihtiyacınızı bırakın. Sevgi ispatını bırakın. "Beni sevseydi" demeyi bırakın. Beklentilerinizi bırakın. Korkularınızı, tüm inançlarınızı, kalıplarınızı, kurallarınızı, sınırlamalarınızı bırakın... Yargılamayı, suçlamayı bırakın... Kendinize kızmayı bırakın... Bıraktıkça özgürleşeceksiniz. Sevgiyle ve saygıyla teşekkür ederek bırakın. Fiziksel olarak bıraktığınız her şeyi duygusal olarak da bırakın... Tutunmayı bırakın... Kontrol etmeyi, direnç göstermeyi bırakın... Esnek olun. Hatta olumlu tüm düşüncelerinizi, duygularınızı bile bırakın... Şaşırdınız değil mi? Sevgi, zenginlik, sağlık, mutluluk, dostluk, aile vs... Bütün kavramlarınızı, duygularınızı bırakın. Neden biliyor musunuz? Çünkü sizin sevgi dediğiniz duygunuz aslında sizin sınırlı düşünce ve kalıplarınızla aileniz, çevreniz tarafından size verilmiş deneyimlemiş olduğunuz bir duygunuzdur. Siz bu kalıplaşmış sevgi anlayışını bıraktığınızda esas içinizde var olan tahmin bile edemeyeceğiniz güzellikte yeni hisleriniz ve duygularınız sevgi kavramıyla birleşecek. İçinizde öyle güzel bir sevgi var ki sınırsız ve sonsuz olan müthiş bir şekilde huzur veren bir duygu... İşte o zaman gerçek sevgi dışarı çıkacak. Aynı şekilde mutluluk da öyle, zenginlik de... Bizler sadece gördüklerimizle, yaşadıklarımızla sınırladık bu duyguları ve adına sevgi dedik, zenginlik dedik, mutluluk dedik... Yazarken ben yoruldum, aslında bırakacak ne çok şey var... Bıraktığınız her şey sizi özgürleştirecek. İçinizde var olan gerçek kimliğiniz ortaya çıkacak... Gerçek potansiyelinizi göreceksiniz... Bırakın ki, yeniye yer açın... Bırakın ki kim olduğunuzu ne olduğunuzu ne istediğinizi görün... Her şeyden özgürleştiğimizde yeniye, yeni gelene yer açıyor olacağız... Yeni bir iş, yeni bir eş, yeni bir ev, yeni daha çok kazanılan paralar vs... Geriye sadece sevgiyle yeniyi kabul etmek ve teşekkür etmek, inanç ve güvenle adım atmak kalıyor... Bütün bunları yapmak size çok mu zor geldi? O zaman şunu yapın:Her yeni güne başlarken;
-Yaşamımda ilerlememe engel olan, yaşam amacıma hizmet etmeyen, tüm duygularımı düşüncelerimi, inançlarımı, kalıplarımı, korkularımı, endişelerimi, tutunmalarımı, dirençlerimi, beklentilerimi, sınırlamalarımı ve kurallarımı, geçmişimi şimdi sevgi ve saygıyla bırakmaya niyet ediyorum. Bırakmak için kendime izin veriyorum. Şimdi bırakıyorum... Ben sevgi de kalmayı seçiyorum, sevgi dolu insanlarla sevgi dolu deneyimler yaşamayı seçiyorum. Yeniyi hayatıma sevgiyle kabul ediyorum deyin ve yeni güne böyle başlayın... Seçim yapın. Her gününüzü yeni baştan sevgiyle yaratırken sorun kendinize: Bugün neyi bırakmalıyım? Bıraktığınız her duygunuzla tekrar yüzleşirseniz, karşınıza tekrar gelirse sadece sevgiyle bakın o duyguya... Ben seni bıraktım, sen geçmişte kaldın deyin…Gerçek potansiyelinizle kim olduğunuzun farkındalığıyla yaşamınızı keyifle, mutlulukla yaşamak istiyorsanız inancınızı koruyun. Kendinize, yaşama, akışa güvenin. Değişimlere güvenin... Cesaretle adım atın... Bırakın, her şeyi bırakın... Siz sadece bir adım atacaksınız, evren sizi on adımla destekleyecek...
Gerçek şu ki; Sizden başka kimse sizin hayatınızı iyileştiremez. Sevgi olun, güven olun, huzur olun, mutluluk olun... Bıraktıkça, özgürleştikçe özünüzde var olan bütün bu güzel duygular gerçek anlamlarıyla yaşamınızda var olacak. Akışta olmanın keyfine bir kere vardınız mı bir daha asla vazgeçemeyeceksiniz... Her şey tüm mükemmelliğiyle size akmaya başlayacak. Özgürleşecek, mutluluğu bulacaksınız... Bugüne kadar hep dışarıda aramış olduğunuz mutluluk içinizde ve sizinle akmak için sizden izin bekliyor. İzin verin yeniye... Yeni, sevgiyle girsin hayatınıza. Direnç göstererek yaşamanız gereken mutluluğu geciktirmeyin. Uzatmayın zamanı... Hayatımız, kıyısından köşesinden tutularak yaşanacak bir hayat değil... Korkmayın, hayatın tam içinde var olarak, mutlulukla ve dolu dolu yaşayın...

Neşeyle bu yaşamın keyfini çıkarın...
Figen Karaaslan

22 Eylül 2008 Pazartesi

Bayram geldi hoş geldi...


Yine bir bayram zamanı geldi çattı. Çoğu kişinin dört gözle beklediği bu günde hazırlıklar çoktan başladı…

Bu resim çok hoşuma gitti. Resim, insana: Paranın pulun mutlu olmak için tek gereklilik olmadığını, sevdiklerinle hep bir arada olabilmenin çoğu mutluluğa bedel olduğunu, en büyük acılardan birinin kimsesiz olmak olduğunu çok güzel bir şekilde ifade ediyor bence.
Değerlerimizin değerini bilmeli diye düşünüyorum...

70’li ve 80’li yıllarda bayram demek:
Yeni bir ayakkabı demekti.
Yeni bir elbiseydi…
Büyüklerden alınan harçlık demekti
Avuç dolusu, rengârenk ve tatlı şeker yemekti…
Büyükleri ziyaret edip hatır- gönül almaktı.
Çocuklara verilen bez mendil demekti.
Sevdiklerinle bir arada güzel yemekler tatlılar yemekti.

Her zaman bayram:
Sevdiklerini kaybedenler için hüzün günü demek.
Gurbettekiler için buruk bir sevinç demek.
Misafire tutacak şekeri, giyecek giysisi olmayan için iç burkulması demek.
Huzurevindekiler ve çocuk esirgeme kurumundakiler için hüzünlü bir bekleyiş demek…

90’lı ve 2000’li yıllarda bayram demek:
Tatil yapmak demek.
Arife ya da bayramın 1. günü yola koyulmak, tatilin son günü eve dönüş günü demek.
Yollarda bir sürü kaza demek.
Gazete ve TV’lerde bir sürü ölüm ve sakatlık haberi demek, dolayısıyla bir sürü acı demek…

Haydi, gelin hepimiz elbirliğiyle bayramların anlamını daha da güzelleştirelim. Şimdi de bayramlar hep sevinç olsun, neşe, sağlık, hoşgörü, mutluluk, barış ve gönül alma olsun…

Nerde o eski bayramlar demeyelim ve dedirtmeyelim. Bayramları hep bayram havasında yaşamak dileğiyle…

Figen Karaaslan
22.08.07 /İstanbul

Simurg efsanesi


Bana mail olarak gelen ve okuyunca çok beğendiğim bu hikayeyi sizlerle paylaşmak istedim... Anka kuşunun hikayesini çoğu insan bilir ama, okumayanlar için en baştan...

Okuyup da unutanlar için tekrarı blog sayfamda...

Rivayet olunur ki, kuşların hükümdarı olan simurg anka, bilgi ağacı'nın dallarında yaşar ve her şeyi bilirmiş... Kuşlar simurg'a inanır ve onun kendilerini kurtaracağını düşünürmüş. Kuşlar dünyasında her şey ters gittikçe onlar da simurg'u bekler dururlarmış. Ne var ki, simurg ortada görünmedikçe kuşkulanır olmuşlar ve sonunda ondan umudu kesmişler. Derken bir gün uzak bir ülkede bir kuş sürüsü simurg'un kanadından bir tüy bulmuş. Simurg'un var olduğunu anlayan dünyadaki tüm kuşlar toplanmışlar ve hep birlikte simurg'un huzuruna gidip yardım istemeye karar vermişler. Ancak simurg'un yuvası, etekleri bulutların üzerinde olan Kafdağı’nın tepesindeymiş. Oraya varmak için yedi dipsiz vadiyi aşmak gerekirmiş. Kuşlar, hep birlikte göğe doğru uçmaya başlamışlar. Yorulanlar ve düşenler olmuş. Önce bülbül geri dönmüş, güle olan aşkını hatırlayıp; papağan o güzelim tüylerini bahane etmiş (oysa tüyleri yüzünden kafese kapatılırmış) Kartal; yükseklerdeki krallığını bırakamamış; baykuş yıkıntılarını özlemiş, balıkçıl kuşu bataklığını. Yedi vadi üzerinden uçtukça sayıları gittikçe azalmış. Ve nihayet beş vadiden geçtikten sonra gelen altıncı vadi 'şaşkınlık' ve sonuncusu yedinci vadi 'yok oluşta bütün kuşlar umutlarını yitirmiş... Kafdağı’na vardıklarında geriye otuz kuş kalmış. Simurg’un yuvasını bulunca öğrenmişler ki; Farsça 'si', 'otuz' demektir. Murg' ise 'kuş'... '30 kuş', anlar ki, aradıkları sultan, kendileridir. Onların hepsi simurg'muş. Her biri de simurg'muş. Simurg Anka’yı beklemekten vazgeçerek, şaşkınlık ve yok oluşu da yaşadıktan sonra bile uçmayı sürdürerek, kendi küllerimiz üzerinden yeniden doğabilmek için kendimizi yakmadıkça, her birimiz birer simurg olmayı göze almadıkça bataklığımızda, tüneklerimizde ve kafeslerimizde yaşamaktan kurtulamayacağız. Şimdi kendi gökyüzünde uçmak zamanıdır... Ve gerçek yolculuk, kendine yapılan yolculuktur...

Simurg

20 Eylül 2008 Cumartesi

Kadın çalışan istihdamı geri saymaya başlamış.






Gün geçmiyor ki yurdumdan güzel bir haber duymayalım. TÜSİAD Türkiye’de Toplumsal ve Cinsiyet Eşitsizliği Raporu’nu güncellemiş. 1988–2006 yıllarının karşılaştırıldığı rapora göre, kadınların iş gücüne katılma oranı ve istihdam payı her yıl gerilemiş.

Haber sütunlarında “gelişmekte olan bir ülke” olarak yer alan ülkemizde işsizlik oranı bu kadar fazlayken ve günden güne artarken sanırım bu çok normal bir sonuç. Erkek egemen bir toplumda, kadının yaptığı işi ve başarısını hala hafife alanların çok olduğu vatanımda normal bir yansıma bu diye düşünüyorum.

Yaptığım işle ilgili, erkeklerden o kadar çok duydum ki “senin yaptığın da iş mi? diye başlayan ve “ben her gün…” diye devam eden cümleler… Erkeklerin çoğunun hala kadınların evde oturup, ev işi yapması gerektiğini savunduğu bir ortamda, kadınların çok duygusal ve erkekler kadar zeki olmadığını düşündükleri için iş hayatında çok da başarılı olmadıklarını savunan bir coğrafyada kadın istihdamının geriye sayması çok normal. Kadına, erkek kadar değer verilmeyen bir toplumda, kadının düşünceleri ve yaptıkları önemsiz görülüyor. Erkek işvereni tarafından çok önemli görülmediği için kadının yaptığı işe biçilen değer de doğal olarak az oluyor. Tabii herhangi bir korkusu olmadığı için kadın çalışanı ezmeye çalışma, susacağını ve kaba kuvvet kullanamayacağını düşünerek rahatça kötü söz söyleme, hatta kimi zaman sözlü ve fiziki tacizleri de üstüne eklersek, kadınlarımız çalışma ortamından çok kolay soğutuluyor ve uzaklaştırılıyor.

Lafta onaylamadığımız ama bu durumu engellemek için de hiç çaba göstermediğimiz kadınlar; evlerinde yemek yapan, dantel ören, az okuyan, çok kadın programı ve dizi izleyen, susan, sorgulamayan, ekonomik özgürlüğü olmadığı ve doğal olarak da üretemediği için evde bir de eşinin sözleriyle ezilen bir cinsiyet haline indirgeniyor.

Kadını bu noktaya getiren, sonra da getirdiği noktadaki kadını beğenmeyen ve bunda emeği geçen herkese "bravo!" diyorum…

Figen Karaaslan
20.09.08/ İstanbul

19 Eylül 2008 Cuma

Yeni Bir Bakış Yeni Bir Yaşamdır Aslında...


Şimdiye kadar blog sayfamda sadece kendi yazılarıma yer verdim. Bundan sonra, beğendiğim yazıları blog sayfamda sizlerle paylaşmaya karar verdim.


Zihin Detoksu ile 10 Adımda Yeni Vizyon Kazanın

1- Yedinci Gözünüzü Keşfedin: Şüphelerinizi, kuruntularınızı düşüncelerinizden arındırmadığınız sürece hep karmaşık ve yorgun bir birey olursunuz. Evrendeki yerinizi daha iyi belirlemek adına zaman zaman kendinizi dışsal bir gözle inceleyin. Bu gözünüz dışında yedinci bir göz olduğunu göreceksiniz. (6 göz: duyusal, beyinsel, ruhsal, tensel, işitsel, gizemsel.) Yedinci gözünüze kanallarınızı açın.

2- Sırlarınızı Kendinizle Paylaşın: Sırlarınızla yüzleşmekten korkmayın. Kendinizden sakladığınız, kendinizle hesaplaşmaya korktuğunuz bütün verileri gün yüzüne çıkarın. Yaşam planınızı yeniden yapılandırdığınızı görmeniz açısından bu çok önemlidir. Nedir sizi korkutan korkular, üzen yaralar? Geçmişin gölgesine sığınmaktan bıkmadınız mı? Geleceğin hayallerinde yaşamaktan sıkılmadınız mı? Anın mutluluğunu tatmak için şu an değerli gördüğünüz şeylere sahip çıkın.

3- Benliğinize Yaptığınız Zihinsel Bombardımanı Durdurun: Zihinsel bombardıman, olumsuz düşünce ve eleştirilerinizdir. Biraz da kendi yetenek ve değerlerinizi geliştirme planına yönelseniz nasıl olur? Hep yeteneksizliklerinizi suçlamak yerine, yaşamın yapıcı kanallarına kendinizi bırakın.

4- Sevin, Sevmekten Korkmayın: Nedir bu korku böyle? Kendinizi bile sevmeye korkuyorsunuz! Kendinizden bile nefret ediyorsunuz. Artık içinizdeki çocuğun çığlıkları dünyanın her tarafından duyuluyor. Bu çığlıkları sevgisel imajlarla yok edebilirsiniz. Yaşamın ve insanların size sevgi elini uzatmasını istiyorsanız, önce siz bu sevgi elini kendi kendinize uzatın. Gerçekçi olun! Hayaller güzeldir ama yaşantınızdaki olumlu ve olumsuz gerçeklerle yaşamaya alışmak ve çalışmak sizin dünyasal uyumunuzu gösterir. Beyniniz ve ruhunuz bu şekilde kendini güzel ve iyi hisseder. Pamuk Prenses'i çokça oynuyor iseniz, yaşam size karanlık yüzünü gösterdiğinde hayal kırıklıkları ve endişe çemberinde yok olurusunuz!

5- Doğayla Baş Başa Olun: Kendinizi doğaya teslim edin. Yeşilin bütün renklerini üstünüzde hissetmek için doğada uzun yolculuklara çıkın. En az haftada bir vücudunuzdaki negatif elektriği atmak için doğayla kucaklaşın. Maviyi seyredin. Yeşili duyumsayın. Güneşin doğuşunu ve batışını sakın kaçırmayın. Kendinizi doğaya bırakın. Onun saf güzelliği sizi baştan yaratacaktır. Yeter ki siz onu içinizde hissedin.

6- Net Olun: Bir şeyi ya isteyin ya da istemeyin. Ya sevin ya da sevmeyin. Ya kabul edin ya reddedin. Karmaşık duygular içinde bulunmak, zihin yapınızı olumsuz etkileyecek ve yıpratacaktır. Arkadaşlık, aile ve ikili ilişkilerinizde bu yüzden sıkça sorun yaşayabilirsiniz.

7- Ya Söylediklerinizin Esiri Olun ya da Söylemediklerinizin Efendisi: Unutmayın, az ve öz konuşmak her zaman sizi hatadan koruyacak, davranışsal negatif tepkilerden dolayı yıpranmamanızı sağlayacaktır. Dilsel hatalar yüzünden birçok karmaşık duygu, düşünce ve yanlışlıklara gebe kalabilirsiniz. Çok düşünün ama az konuşun.

8- Size Rahatsızlık Veren İnsanlarla Daha Mesafeli Olun: Bu kişilerin karmaşık duygu durumları ve düşüncelerinden uzak durmak, zihinsel detoks programınızda olumlu değerlere erişmenizde yarar sağlayacaktır. Daha dingin, daha duru ve net insanlarla görüşmek her zaman faydalıdır. Yoksa karmaşadan ve zihinsel yorgunluklardan asla kurtulamazsınız.

9- Kendinizi Müziğin Ritmine Bırakın: Müziğin iyi bir zihin arındırıcı olduğunu unutmayın. Müziğin ritmi ve esnekliğiyle kendinizi çok rahat, güvenli ve sakin hissedersiniz. Müzik terapi, iyi bir zihinsel arınma sürecidir.

10- Sık Sık Seyahat Edin: Mekân değiştirmek zihinsel diyet programınızda önemli bir unsurdur. Hafta sonlarını, uzun otobüs yolculuğuyla gideceğiniz farklı renk ve tabiatla dopdolu bir mekânda değerlendirebilirsiniz. Ekonomik durumunuz ne olursa olsun, kendi çapınızda yapabileceğiniz mekânsal değişiklikler daha sonraki iş günlerinize güçlü bir performans olarak geri dönecektir. "Seyahatte sıhhat vardır" sözü bedensel ve zihinsel sağlığa işaret eder.

Psikolog Yelda Aydın

16 Eylül 2008 Salı

Bumerang


Bumerang gibisin

Uzağa fırlattıkça

Bana geri dönüyorsun.

Elimdeyken de uzağa hamle yapıyorsun...



Figen Karaaslan

16.09.08/İstanbul

19 Mart 2008 Çarşamba

Şimdilerde mutluluk...


Geçmişe ve geleceğe en çok özlem duyanlar

Yaşadığı anın değerini bilmeyip,
Mutluluğu hep yaşadığı andan uzaklaştıranlardır. Mutluluk yaşadığımız andadır...
Figen Karaaslan/ 18.03.2008-İstanbul

5 Ocak 2008 Cumartesi

Benim mutluluk resimlerim





1- Etkisi hala süren güzel bir rüya ile güne uyanmak.
2- İstediğiniz kıyafeti istediğiniz renkte, bedende ve fiyatta bulmak.
3- Özlediğiniz bir insanı düşünürken ya da ondan bahsederken onun tarafından aranmak.
4- Hep gitmek istediğiniz ülkeye gidebilmek ve oralarda gezebilmek.
5- İstediğiniz işi yapıyor olabilmek.
6- En sevdiğiniz yemeği yerken ve en sevdiğiniz içkiyi içerken aldığınız tat.
7- Hediye almak ve hediye vermek.
8- Posta kutunuzda sizin için yazılmış bir mektup bulmak.
9- Yaz tatilinde olmak.
10- Deniz kenarında yürümek, müzik dinlemek, koşmak ya da sadece oturmak.
11- Yazlık bir yerde bisiklet sürmek.
12- Başkalarının yapamazsın dediğini yapabildiğini göstermek.
13- Deniz üzerinden güneşin doğuşunu ya da batışını izlemek.
14- Kızarmış ekmekle deniz kenarında ve açık havada güzel bir kahvaltı yapmak.
15- Çok sevdiğiniz insanın yanınızda olması.
16- Yaz gecelerinde ılık esintiyle birlikte sevdiğiniz çiçek kokularını içinize çekmek.
17- Yazı yazmak.
18- Alkışlanmak.
19- Güzel bir müzik eşliğinde güzel bir manzarada yemek yemek.
20- Tarihi eserleri gezmek.
21- Güzel müzikler eşliğinde doyasıya dans etmek.
22- Mangal eşliğinde keyifli sohbetler yapmak.
23- Uçakla/ balonla/ paraşütle uçmak.
24- Hamakta, salıncakta sallanmak.
25- Sıcacık şömine başında bir şeyler içip, başınızı sevdiğinizin omzuna yaslamak.
26- Sevdiğiniz birisinin kucağına yatarken, saçınızın okşanması.
27- Hiç planlamadan, güzel bir gecede müzik eşliğinde slov dans yapmak.
28- Yolda yürürken çilek ya da böğürtlen görüp, onları dalından koparıp yemek.
29- Kendini o şehre, o insana ve o işe ait hissedebilmek.
30- Özgür olmak ve bunu hissedebilmek.
31- Seyahat etmek.
32- Aşık olmak.
33- İlk Öpüşme.
34- Beklediğiniz maili ya da telefonu almak.
35- Küveti doldurup köpükler arasına uzanmak.
36- Manzaralı bir yolda araba sürmek.
37- Radyoda en sevdiğiniz şarkının çalınması.
38- Kahkahalarla gülmek.
39- Uyanıp,daha uyuyacak birkaç saatinizin olduğunu görmek.
40- Arkadaşlarınızla araba yolculuğu yapmak.
41- Güzel bir sohbet.
42- Sevdiğin tatlıyı yapmak ve yemek.
43- Kaybettiğin sandığın bir şeyi bulmak.
44- İstediğin şeyi hediye olarak almak.
45- Ayaklarını suyun içinde çırpmak.
46- Masaj yaptırmak.
47- Sevdiğin insanlarla güzel bir yerde kamp yapmak.
48- Uzun zamandır görmediğin birini görmek.
49- Sevdiğin çocukluk arkadaşlarıyla, okul arkadaşlarıyla bir araya gelebilmek...
50- Sevilmek, aranılmak ve özlenmek...
Figen Karaaslan